tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Afife Batur ile «Mimarlık Tarihi»

1999 yılının Nisan ayında, Tarih Vakfı tarafından düzenlenen Tarihçinin Mutfağı toplantılar dizisinin konuğu, mimar Afife Batur ile yapılan söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Toplumsal Tarih Dergisi Haziran 1999, Yazar: Atilla Lök, Bant Çözümü: Esma Onaç.

Prof. Dr. Afife Batur, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi‘nde gördüğü mimarlık öğrenimini 1959’da tamamladıktan sonra, 1960 yılında Restorasyon ve Mimarlık Tarihi bölümünde asistan olarak göreve başlar.

1964-65’te İtalya’da Polytecnicco di Torino‘da restorasyon konusunda eğitim gördükten sonra, 1974’te doktorasını tamamlar ve 1980’de doçent unvanını alır. Doktora ve doçentlik tezi için, “Erken ve Klasik Dönem Osmanlı Mimarlığı’nda Strüktür/Form İlişkisi ve Yapım Teknikleri” konularında çalışan Batur, 1986 yılında İstanbul Metrosu ve Raylı Tüp Geçit Projesi için “İstanbul’un Arkeolojik ve Tarihi Çevresine Önerilen Dokuz Ulaşım Alternatifi” adı altında bir rapor yazdı.

1988 yılından bu yana profesör olarak görev yapan Afife Batur’un çalışmaları, tarihi çevrenin korunması ve restorasyon, Osmanlı ve Geç Osmanlı mimarlığı ve kültürü ile çağdaş mimarlık konuları üzerinde yoğunlaşmıştır.

Mimarlıktan mimarlık tarihine

Lisedeyken tarih derslerine pek meraklı olmadığını belirten Batur, İTÜ’de mimarlık tarihi derslerine giren Prof. Paolo Verzone‘nin etkisiyle tarihe yöneldiğini belirtiyor:

“Bugünkü kariyerimin başlangıç noktası elbette İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girişimle başladı. Üniversiteye geldiğim zaman tarih derslerine doğrusu hiç meraklı değildim. Fakat, ikinci sınıfta, bir İtalyan öğretim üyemiz vardı: Prof. Verzone.

Verzone bize mimarlık tarihini çok canlı bir anlatımla ve adeta yaşayan, hâlâ devam etmekte olan bir olay olarak anlatırdı. Ben ondan ilk kez yapıların da, fiziki çevrenin de kendine özgü bir yaşamı olduğu duygusunu edindim. Öylesine çevresine meraklı bir insandı ki, hepimize cebimizde bir çelik metre, bir bloknot ve bir kalem bulundurmamızı ve yolda rastladığımız bir eski taş, bir eski duvar varsa onun ölçülerini almamızı ve çizimlerini yapıp bloknotumuzda onu korumamızı, çünkü hiç ummadığımız bir zamanda işimize yarayacağını söylerdi. Bunun benim üzerimde çok önemli bir etki yaptığını sonraları fark etttim.

Dördüncü sınıfa geldiğimde Profesör Doğan Kuban’la karşılaştım, İtalya’dan yeni dönmüştü; genç, parlak bir doçentti ve müthiş süksesi vardı okulda, tabii herkes ona hayrandı o zaman ve ben Verzone’den sonra Kuban’la da karşılaşınca ‘acaba mı?’ dedim kendi kendime. Yoksa ondan önce, proje çalışmaları yapmak bana zaten yapmam gereken tek şey gibi görünüyordu.”

Prof. Paolo Verzone (1902-1986) 

Batur, mezun olduktan sonra Doğan Kuban’ın tavsiyesi üzerine Restorasyon ve Mimarlık Tarihi bölümüne asistan olarak girer. Daha sonra doktora çalışmalarına başlayan Batur, oldukça sıkıntılı bir süreç yaşadığmı belirtiyor:

“Hiç kimse doktora yaptırmayı tam olarak bilmiyordu, şimdiki gibi organize değildi, ders yoktu. Ben, doktora dersi olsun diye İstanbul Üniversitesi’nde Semavi Eyice’nin lisans derslerine doktora dersi olarak girdim.”

Afife Batur doktora tezini bitirdikten sonra Prof. Verzone’nin teklifi üzerine İtalya’ya gider:

“Profesör Verzone ben asistan olduğum zaman da öğretim görevlisi olarak çalışıyordu, sonra beni İtalya’ya çağırdı ve onun yanında restorasyon lisansiyesi olarak çalıştım. Bugün koruma, restorasyon, resistüsyon, rekonstrüksiyon gibi, bizim öğrenciliğimizde yahut mimarlığımızda kavram olarak çok geliştirilmemiş, denenmemiş, gerçekleştirilmemiş çalışmaların neler olduğunu ben İtalya’da öğrendim ve çok sayıda da örnek etüd ettim tabii.

Kısaca benim başlangıçtaki mimarlık tarihi alanındaki çalışmalarım, özetlediğim gibi, daha çok tarihi mimarinin fiziksel özellikleri üzerineydi ve onların biçimlerle, korumayla yeniden kazanımıyla ilgili, daha çok fiziksel tabana oturan, yani mimarinin fiziki yapısını ön plana çıkaran çalışmalardı.”

Çöküş dönemi ve mimarlık

Batur, mimarlık tarihinin daha çok fizik yapısıyla ilgilenen bir tarihçiyken İTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışan Prof. Gebhard‘ın tavsiyesi üzerine Geç Dönem Osmanlı mimarisine yönelir ve bu yöneliş Batur’un mimarlık tarihine yaklaşımını da etkiler:

“Prof. Gebhard’ın uyarısı benim için önemliydi, çünkü yüzyıl dönümündeki Türkiye’ye bakmamı önerdi. Onun önerisi üzerine bu alana yöneldiğimde, o tarihe kadar, mimarlık tarihini mimarlığın ve fiziki çevrenin daha çok yapısal sorunlarının tarihi olarak algılamaya eğilimli bir mimarlık tarihçisiydim. Prof. Gebhard’ın uyarısıyla geç döneme baktığım zaman oradaki gelişmeleri bu sefer farklı bir açıdan görmeye başladım. Osmanlı mimarlığının geç dönem tarihini Osmanlı siyasi döneminden, Osmanlı askeri tarihinden farklı bir gelişme trendi içinde görmek gerektiğini fark ettim.

Bizim siyasi tarihlerimiz klasik bir şey ortaya koyar, işte Osmanlılar kurulurlar, bir aşiretten bir devlet kurarlar, İstanbul’u alırlar ve yükseliş dönemi gelir, 17. yüzyıl duraklamadır, arkasından çöküş başlar. Ben 18. yüzyılı incelemeye başladığım zaman orada mimarlık ve sanat alanında bir çöküş döneminin değil, tam tersine çok ilginç bir modernleşme çabasının filizlenmeye başladığını gördüm. Osmanlı mimarisinin kendi içinde bir modernleşme potansiyeli taşıdıgını ve bu potansiyeli 20. yüzyıla kadar sürdürdüğünü ifade etmek istiyorum. Yani bunu fark etmemi sağladı ve dolayısıyla, bu benim 18.-19. yüzyıla bakışımda farklı bir tarih kavrayışı edinmeme yol açtı.”

Afife Batur

Öğrencilere öneri

Batur, bu tecrübesinden de yola çıkarak mimarlık tarihi öğrencilerine bir tavsiyede bulunuyor:

“Şimdi şunu önermek isterim gençlere; sadece mimarinin fizik yapısının görünümleriyle, onun problemleriyle ilgilenmesinler. Bu yeterli olmuyor bence. Fizik yapısı da çok önemli ama, günümüzde teknolojinin ulaştığı bu boyutta mimarın elinden o fiziki yapının kontrolü neredeyse kaçarıyor gibi.

Mimarlık tarihçiliği yaparken de ben hep bugünden oraya bakmaya çalıştım. Yapının arkasındaki tarih yorumunu yakalamaya çalışmalarını öneriyorum. Çünkü öğretici olan şey orada gizli, yani bugüne ışık tutabilecek öz, potansiyel, bu tabii böyle uhrevi filan bir şey değil ama bir tarih yorumu meselesini yakalamaya bu tarih çalışmalarında dikkat edilmesi gerekiyor.”

Mimarlık – Ekonomi

Bir soru üzerine mimarlığın ekonomiyle çok sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu belirten Batur, Osmanlı mimarisinin 18. ve 19. yüzyılda ekonomik krize rağmen nasıl geliştiği sorusunu şöyle açıklıyor:

“Mimarlık tabii ki kültürün birçok alanında olduğu gibi ekonomiyle yakından ilişkili, hatta hepsinden belki biraz daha fazla. Çünkü siz bir şair olarak bir şiir yazabilirsiniz, bu hiçbir maddi katkıyı gerektirmez ya da bir resim yapabilirsiniz tuvalle boya parasından ibarettir, o da az değildir ama yine de kendi kendinize karşılayabileceğiniz bir yanı vardır. Ama mimari yapı önemli bir yatırım aracıdır ve mutlaka inşa edilmesine olanak sağlayacak bir yatırımcıyı gerektirir.

Bu bakımdan elbette çok sıkı bir şekilde ekonomiye ve tabii ulaşılmış ekonomik düzeyin teknoloji ürünlerine bağımlıdır ve her ekonominin de kendine özgü bir mimarisi vardır.

Osmanlı mimarlığının geç döneminin kendi içinde bir gelişme çekirdeğini, bir potansiyeli taşıdığını ifade ettim. O dönemde Osmanlı Devleti ekonomik kriz içerisinde ama bu ekonomik sıkıntı özellikle kamu yatırımlarının azaltılmasını veya ortadan kaldırılmasını gerektirecek boyutta sanıyorum hiç olmadı. En sıkışık zamanlarda bile vilayetlerin çoğuna Hükümet Konağı yapıldı, hemen birçok yerde rüştiyeler, idadiler yapıldı, çok sayıda büyük ve anıtsal kışla yapıları gerçekleştirildi.

Özel sektör yatırımları, mesela konut yatırımları, saraylar, köşkler, yalılar filan derseniz o bambaşka bir sorun. Sanıyorum yüzyıl sonu İstanbul’u İzmir ve diğer liman kentlerinin transit ticaretiyle veya herhangi bir nakit para ekonomisine geçişin getirdiği bir servet birikimiyle, burada belirli bir yatırım potansiyeli de oluştu ve 19. yüzyıl bu açıdan da en geniş konut yatırımlarının yapıldığı dönem oldu.”

Afife Batur, Toplumsal Tarih Müzesi için 14 Ocak 1997’de yapılan basın toplantısında.

Günümüz mimarisi

Batur, konuklardan gelen bir soru üzerine, mimaride postmodernizmi ve günümüz mimari yapılarını değerlendirdi:

“Modernizm sanayileşmenin bir sonucu olduğu için kendinden önceki dönemleri reddederek işe başlamıştı, postmodernizm ise o dönemi prensip olarak benimseyerek işe başladı diyelim.

Modernizm, modernist akım, mimaride kendinden önceki üslup denemelerini reddederek, onların sanayi öncesi döneme ait olduğunu söyleyerek işe başlamıştı. Dolayısıyla modern öncesini bir anlamda oldukça radikal bir şekilde reddediyordu.

Postmodernizm ise bu radikalizmi aşmayı öneriyordu. Ama bunu aşmak için getirilen öneriler o radikalizmi ortadan kaldırıp yeniden tarihsel üsluplara bakış oldu. Oysa bu yepyeni bir bakış olabilirdi, tarihi yeniden yorumlamak olabilirdi, ama bu her zaman olmadı. Bunu yapanlar oldu postmodernist evrede, tarihi özenli ve ciddi yorumlayanlar oldu ama çoğu zaman da bu gayet banal bir takım form gösterilerine de yol açtı.

Bugün mimaride postmodernizm de bir hayli aşılmış durumdadır. Günümüzün teknolojisi o kadar baskın durumda ki teknolojiyi yadsımak artık olanaklı değil, mimariyi onsuz düşünmek mümkün değil. Bugünün teknolojisinin varlığını kabul ederek ama geçmişte yaşanan deneyimleri de yadsımadan mimariyi yorumlamak şeklinde bir eğilim var. Ama bu eğilim egemen mi derseniz, hayır. Çok seçkin birkaç örnek dışında paylaşılan bir başarı gözlenmiyor.”

Editör not: Afife Batur, 16 Aralık 2018 tarihinde hayata veda etmiştir. TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin mimarlık meslek tarihinde yer edinmiş isimlerle gerçekleştirdiği sözlü tarih çalışmalarını kitaplaştırdığı “Mimarlar Odası Tarihinden Portreler” serisinden, anısına özel bir kitap yayınlanmıştır.

Dergideki bölüm için tıklayın.

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın