tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Atatürk’ün Gerçek Siması

Ulu önder Atatürk’ün naaşının Etnoğrafya Müzesi’ndeki geçici kabrinden Anıtkabir’e taşındığı 1953 yılının 10 Kasım’ında, Milli Tesanüt Birliği tarafından yayınlanan broşürde yer alan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Atatürk’ün Gerçek Siması makalesini ve birliğin beyannamesini sizlerle paylaşıyoruz.

Uçurum kenarında yıkık bir ülke…
Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar…
Yıllarca süren savaş… Ondan sonra,
içerde ve dışarda saygı ile tanınan,
yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet
ve bunları başarmak için arasız devrimler…
İşte Türk genel devriminin bir kısa deyimi.

ATATÜRK

Atatürk’ten hakkıyla bahsedilmek gittikçe güçleşmeye başlıyor. Kendisini yakından tanıyanlar, eserlerinin yapılışını yakından görenler bile onu anlamakta hayli zorluk çekmektedirler. Çünki, bu büyük adam, bizim şahsi ilgilerimizin ve hatta milli bağlılıklarımızın hududunu çoktan aşmış ve Tarihin, İnsanlığın malı olmuştur.

Bu prosesus‘a göre biz, Ona, artık ne yalnız ana topraklarımızı düşman salgınından kurtarmış bir kahraman; ne sadece yeni Devletimizin kurucusu gözüyle bakabiliriz. Bu prosesus‘a göre Ona gerçek değerini vermek için bu memlekette biri biri ardı sıra başardığı politik, kültürel ve sosyal inkilâpları sayıp dökmemiz kafi gelmez. Zira, Atatürk, her şeyden evvel yeryüzünün bütün mazlum, mağdur milletlerine kalk borusunu çalan ve onlara tam kurtuluş yolunu gösteren bir Hürriyet ve Istiklal önderidir.

Birinci Cihan Harbinin sonunda, dünya iki üç muzaffer devlet arasında, yeni bir nüfuz ve menfaat taksimine uğrar ve sözde Sulh ve Adalet prensiplerini korumak için meydana getirilmiş bir (Milletler Cemiyeti) bunlara “manda” lar dağıtırken her milletin kendi mukadderatına kendi sahip olması prensibini müdafaa, eden bir avuç Türkün başında, Anadolu’nun ücra bir köşesinden yalnız Onun sesi işitiliyor ve her biri Emperyalizmin en ağır birer cürüm hükmünü taşıyan Sivas Kongresi beyannamelerinin altında hep Onun adı görülüyordu. O vakitler, Avrupa’nın azametli devlet adamlarına bir deli saçması gibi manasız gelen bu iddialar, ikinci Cihan Harbinin sonunda Atlantik Şartları‘nın ana hatlarını teşkil etti. Bu itibarla, denilebilir ki, Mustafa Kemal’in açtığı yeni insanlık anlayışı ve yeni dünya görüşü içtihadı, Garp alemi zimamdarlarının kafasına en az yirmibeş yıllık bir gecikmeyle yerleşebilmiştir.

Lakin, bu iki büyük harp arasında Çinde olsun, Hindde olsun veya bunların etrafındaki irili ufaklı sömürgelerde olsun Mustafa Kemal’in sesi çoktan duyulmuş, güttüğü amaç çoktan anlaşılmış ve kazandığı zaferin şenlik aydınlıkları nice örümcekli gözleri çoktan açmış bulunuyordu. Kemal adı bir buçuk milyar insanın ağzında, birden bire, gizli bir mezhebin parolası gibi dolaşmaya başladı. Hint müslümanları; Onun hemen Hilafet kılıcına sarılarak İslam âlemini savunacağı günü bekliyordu. Çinde Çankai-Çek’ler binlerce yıllık Gök Saltanatı’nı devirerek ve binlerce yıldan beri bağdaş kurup oturan yurtdaşlarını ayağa kaldırarak o büyük Türk inkilapçısının izinden yürümeğe çabalıyordu. İran uyanryor, kalkınıyor ve Rıza Pehlevi, Ahuntların kara sarıklarını boyunlarına geçiriyordu. Yakın Doğuda bir takım Orta-Çağ müesseselerinin yer yer sarsılıp yıkıldığı görülüyordu.

Atatürk’ün Gerçek Siması, Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Milli Tesanüt Yayınları 1, 10 Kasım 1953, Pulhan Matbaası-İstanbul

Eski İngiltere kıralı sekizinci Edvard, son yıllarda neşrettiği hatıratında Veliaht olarak Hindistana yaptığı resmi bir seyahatten bahseder. Yıl 1923’tür. Genç Prens top ve trampeta sesleri arasında bir harp gemisinden çıkıp Büyük Britanya imparatorluğunun bu engin sömürgesine ayak bastığı vakit bir de ne görür? Kendisini beş on Mahraca ile bazı yerli hükümet erkanından başka kimseler karşılamaya gelmemiştir. Sıra sıra geçtiği milyonlarca nüfusluk şehirlerin sokakları sanki düşman baskınına uğramış gibi bomboştur. Ahali, hep evlerine çekilmiştir ve kapalı pencerelerin aralıklarından onu, nefretle değilse bile, menfi bir tecessüs hissile gözetlemektedir. Kral Beşinci George’un oğlu halkın bu alakasızlığına, bu saygısızlığına bir mana veremez ve babasına yazdığı bir mektupta “Acaba, diye sorar. Bu, Gandi’nin tertiplediği bir istiskâl gösterisi midir?” Beşinci George “Hayır, diye cevap verir. Bunun sebebini Mustafa Kemal’in açtığı İstiklal Savaşında aramak daha doğru olur.”

Bern’de genç bir Hindistan elçisi tanımıştım. Bu, Gandi‘nin sağ kolu Desai’nin oğlu idi. Bir gün bana demişti ki: “Mektepten her eve dönüşümde babam beni yanına çağırır ve ne öğrendiğimi sorardı. Ben de okuduğum derslere dair kendisine malûmat verirdim. O: “Bir insan sıfatiyle bu derslerden faydalanman lâzımdır derdi. Fakat, bir Hintli sıfatıyla muhtaç olduğun en büyük ders, Türkiye’nin İstiklal Savaşı tarihidir. Şimdi otur, onu da ben sana anlatayım.”

İndonezyalı bir tanıdığım, Tahran’da bulunduğum sıralarda bana şahit olduğu bir vak’ayı şu suretle hikâye etmişti: “Bundan dokuz on yıl evvel bir ticaret işi için Saygon’a gitmiştim. Baktım ahali mabedlere toplanmış, bir matem ayini yapmaktadır. Ne oldu? Kim öldü? diye sordum. “Mustafa Kemal ebediyete göçtü” dediler.

Şu satırları yazdığım sırada görüştüğüm Ahmet Emin Yalman bana Atatürk’ün dünyayı saran ünü hakkında bir vesika daha vermiştir. “Vatan” ın yorulmak bilmez başyazarı o uzun seyahatlerinin birinde İngiliz Güyanı’na uğramış. Orada bir yerli ile aralarında şöyle bir konuşma cereyan etmiş:
— Siz ne millettensiniz?
— Türküm.
— Öyle ise dost ve hatta kardeş sayılırız.
— Neden? Müslüman mısınız?
— Hayır, hristiyanım. Fakat, istiklaline susamış bir Güyanlı hristiyanım ve bir çok yurtdaşlarım gibi sizin kurtuluş mücadelenizin hayranlarındanım. Günün birinde, biz de büyük önderiniz Mustafa Kemal’in açtığı yoldan yürüyeceğiz.”

Onbeş yıl oluyor, Brezilyalı bir diplomat arkadaşım Atatürk’ün vefatı münasebetiyle beni taziyeye gelmiş ve teessürlerini şu açık dille ifade etmişti “Size doğrusunu söyleyeyim mi? (Kemal Paşa) sağ olduğu müddetçe siz bana elli altmış milyonluk bir Avrupalı millet gibi görünürdünüz. Şimdi üzerimde küçük bir Balkan devleti tesiri yapmaya başladınız. Size; bundan daha samimi bir itirafta bulunacağım. Biz, Güney Amerikasında Türk denince bir zamanlar memleketimize göçmen olarak gelmiş ve sonradan zengin olmuş bazı şarklı ayak satıcılarından başka kimseyi anlamazdık. Sizin, millet olarak bütün büyüklüğünüzü, şeref ve değerinizi ancak Mustafa Kemal adı işitildikten sonra takdir imkanını bulabildik.”

Bu Brezilyalı diplomata gücenmeyelim. Son yıllarda, Hacca giden Türklerin yabancı dindaşları tarafından (Kemaliler) diye çağırıldıklarını bunlara refakat eden gazete muhabirlerinden haber almamış mıydık?

Yeni Hümanizma

Atatürk’ün ölümünü takibeden aylar ve hatta yıllar zarfında aramızdan bazıları, Onun bir (Mythe) haline girmemesi için hayli çalışmışlardır. Neden diyeceksiniz, hâlâ bilmiyorum. Fakat, bu bir vakıadır. Nasıl ki, heykellerinin kırılışı da bu neviden birer vakıaydı. İster, şanını yükseltmek için Ehramlar’ı gölgede bırakan anıtlar dikelim; ister, kadrini düşürmek için izlerini, yadlarını ortadan kaldırmaya çalışalım; O, artık, bütün bunların üstündedir. Gün geçtikçe adı sanı, gün geçtikçe manevi nüfuzu kıtadan kıtaya aşarak yeryüzünü kaplıyor. Ektiği Yeni Humanizma tohumları en çorak topraklarda bile yeşerip mahsüllerini veriyor. Bundan beş on yıl önce neşrettiğim küçük bir kitapta, gelecek devrin Kemalizm devri olacağını yazmıştım. Meğer yanılmışım. Bu devir, çoktan Onunla başlamış imiş.

Yeni Humanizma, dedim. Bu, milletlerarası müsavatı prensibinin adıdır. Ne dünkü, ne bugünkü medeniyetlerin hiç birinde böyle bir yüksek prensibin gölgesine bile rastgelinmez. Yunanlılar ve Romalılar kendilerinden olmayanlara (barbar) derlerdi ve bunların her türlü insan haklarından mahrum olduğuna kanidiler. Batı Avrupası, Asya ve Afrikayı yüzlerce yıl kendisine bir av ve talan sahası telâkki etmiştir ve Büyük Fransız İnkılâbının ortaya attığı “İnsan hakları prensibinin” ilânından sonra dahi bu telâkkisini değiştirmemiştir. Bugün hâlâ o kıta halkının büyük bir kısmı (insan hakları)ndan ancak (Avrupalının hakları) manasını çıkarmaktadır.

Ondokuzuncu asrın sömürgecilik politikası bu sakat, bu “égo-centirique” dünya görüşünün en göze batıcı neticelerinden biri değil midir? Nice Avrupa dışı milletler bu politika yüzünden köleliğe, yoksulluğa düştüler. Sefil ve perişan oldular. Batının medeniyet monopolcuları şimdi bunlara sahte bir merhametle “geri kalmış milletler” diye acıyorlar.

İkinci Cihan Harbi sonrası edebiyatında başgösteren bir tabir mutlaka Atatürk’ün kemiklerini titretmektedir. Zira, Onun indinde geri millet, ileri millet sözleri insanlığa karşı ancak bir küfür manasını ifade edebilir. Zira, O, medeniyetin, hiç değilse manevi değerleri bakımından, bütün insanların müşterek malı olduğu inancında idi ve eğer, bazı tarihi hâdiseler şu ve bu millet arasında bir takım düzen, bilgi ve refah farkları husule getirmişse bunun değişmez bir alınyazısı olmadığını pek iyi bilirdi. Bilmeseydi, yarı sömürge halinde devir aldığı bir ülkederı beş on yıl içinde çağdaş medeniyet âleminin en itibarlı, en canlı cemiyetlerinden birini çıkarıp kurmak azmini nereden bulacaktı? Gerçi Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın bu ikinci safhasında, birincisinde olduğu gibi, yalnız kendi azmine güvenmemiş, bağrından fışkırdığı Türk milletinin kudret ve iradesine dayanmıştır. Ancak, bu işte sırf Ona ait olan şeref payı, en parlak askeri zaferlerle taşan, şahlanan bu kudret ve iradeyi ana yurdun sınırları içinde tutarak biribirinden hamleli bir sürü reformalara ve toparlanıp kalkınışlara sevketmesidir.

Ona göre, yalnız Dumlupınar, yalnız Lozan Sulh Muahedesi gerçek istiklâlimizin höcceti olamazdı. Hilâfet ve Saltanat müesseseleriyle, Meşihat kapısıyla, Medreseleri ve Tekkeleriyle bir Orta-Çağ Türkiyesi er geç gene esarete düşebilirdi. Çünki, yüzlerce yıldan beri, yarı sömürge şartları altında ezilip bunalışımızın illeti, sadece (Düveli-Muazzama) nın Ehlisalip siyaseti değil, bu çürümüş müesseselerin bizi içimizden kemiren kurtlarıydı.

İşte, Atatürk ancak bunları bünyemizden söküp atmakladır ki, istiklâl mücadelemizi tamamladı. Biraz yukarıda inkılâp hareketlerini Kurtuluş Savaşının ikinci safhası telakki edişimin sebebi budur. Biz, buna Kurtuluş Savaşının silahsız safhası da diyebiliriz. Zira, Mustafa Kemal maziyi tasfiye ederken aynı maksat uğruna bir harp açmış; medenileşme, yenileşme cehdini başarırken gene aynı maksat yolunda bir meydan muharebesi kazanmış sayılır ve bence Onun Avrupa emperyalizmine karşı giriştiği cidalin en müsbet zaferi Türkiye’yi avrupalılaştırmış olmasıdır. Aksi takdirde Milli Mücadelemizin -gerçi çok daha büyük bir ölçüde- bir Mehdi hareketinden farkı kalmazdı. Orta-Çağ karanlığı, yurdumuzun yeniden sinsi bir istilâya uğramasına fürce verebilirdi.

Sömürgeci milletler, boşuna mı her gittikleri yerde bu karanlığı devam ettirmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu siyasete, yerli halkın dini hislerine hörmet veya geleneklerine riayet adını takarlar. Hattâ çok defa aydın kafalı akalliyetin aleyhine kara ekseriyetin taassup damarlarını gıcıklarlar. İngiltere düne kadar, Hindistan’da böyle bir gerilikleri himaye sistemi sayesinde hüküm sürmüştür. Fransa, bugün, Tunus’u, Fas’ı böyle bir idare rejimiyle elinde tutmaya çalışıyor. Kızıl Moskof İmparatorluğunun bazı Yakın-Doğu milletlerini tuzağına düşürmek için kullandığı metod da bundan başka bir şey değildir.

Vatan topraklarını işgal ve istilâ ordularından temizleyip kapitülasyonları kaldırdıktan ve kılıcı kuvvetiyle mazlum Türk milletinin bütün haklarını muarızlarına kabul ettirdikten sonra Mareşal Üniformasını çıkarıp tekrar bir “ferd-i millet” olarak inkılâp savaşına atılmak ihtiyacını Mustafa Kemal, işte, bundan, dolayı hissetmiş ve bu hareketiyle de istiklallerinden mahrum milletlere gerçek istiklâlin ancak vicdan ve fikir hürriyetiyle kazanılabileceğini göstermiştir. Cenk destanları gibi sulh muahedelerinin de yazısı solup silinebilir. Fakat, dünyada vicdan ve fikir hürriyetini söndürebilecek hiç bir kuvvet mevcut değildir.

Atatürk, her şeyden evvel, buna inanan ve bu aydınlığın ışığını cihanın en kuytu, en loş köşelerine yayan adamdır. “Biz, (Kemal Paşa) nın izinde yürüyoruz” diyen milletler Onun asıl bu tarafinı anladıkları gündür ki, tam manasıyla kurtuluş yolunu bulacaklardır. Lakin, onlara bunu kim anlatacak? Bu büyük tarihi misyon Atatürk’ün, eserini emanet ettiği aydın Türk gençlerinden başka kime düşer?

Kemalizm, kendi tefsirini bekliyor…
Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Milli Tesanüt Birliği’nin Beyannamesi

Milli Tesanüt Birliği’nin ATA’nın Anıt – Kabre Tevdii Münasebetiyle Yayınladığı Beyanname

Büyük Türk Milleti;
Milli Tesanüt Birliği, Atatürk’ün aziz na’şının Anıt-Kabre tevdii münasebetiyle büyük milli rehberin ebedi şahsiyeti ve dehalı eserleri karşısında saygıyla eğilir.

Milletimizin kaderini tamamen değiştiren ve onbeşyıl önce ebediyete intikal etmiş bulunan büyük Türk, büyük insan Atatürk’ü kaybetmekten duyduğumuz acıyı, Onun manevi hayatına borçlu olduğumuz sadakat duygusunu daima yaşatmakla ancak giderebiliriz.

37 dernek, birlik ve federasyonun birleşmesiyle meydana gelen ve gayesi yalnız, bu memleketi daha ileriye götürmek üzere irtica, ırkçılık ve komünizm ile savaşmak olan Milli Tesanüt Birliği; bütün dünyadan istiklâlin ve hürriyetin hasretini duyan milletler için bir mücadele sembolü kabul edilen Atatürk’ün çizdiği yol üzerinde inhirafsız yürüdüğünü, Onun ölüm yıldönümünde bir kerre daha belirtir.

Birliğimiz; büyük kurtarıcının ebedi istirahatgâhı Anıtkabre nakledildiği bu günde aralarındaki fikir ve içtihat farkları ne olursa olsun, bütün siyasi, gayri siyasî dernek ve teşekkülleri ve bütün milletimizi, Atatürk’ün inkilâpçılık ve daima ilerilik davası etrafında birleşmeye ve elele vermeye davet eder. Milli Tesanüt Birliği, yurdumuzun üzerinde yükselen demokrasi güneşinin parlaklığını ve teneffüs etmekte olduğumuz hürriyet havasının devamını temin için bütün vatandaşların 19 Mayıs 1919 ruhu etrafında toplanması lüzumuna ve büyük rehbere karşı olan milli borcun ancak, onun çizdiği yolda yürümek ve kurmaya başladığı eseri tamamlamakla ödeyebileceğine inanmaktadır. Komünizmin ve ırkçılığın, milletimizin hariminde barınma imkanlarını bulamaması, din ve mezhep istismarcılığının kat’i surette tasfiyesi için mücadeleye azmetmemizin en münasip zamanı, milli ruhun tam bir vecd ve huşû içinde bulunduğu bu gündür…

Milli Tesanüt Birliği

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın