tarihinde yayınlandı Yorum yapın

İraida Barry: Bir Beyaz Rus’un İstanbul’u

İriada Barry

‘1920’lerde Rusya’dan geldi. İstanbul’da yaşadı, heykelleri müzeye girdi. Onu öldükten onaltı yıl sonra buldum!’

Senarist-Yazar Gül Dirican’ın 16 Şubat 1997 tarihli Hürriyet Gazetesi Gazete Pazar ekinde Uzak ve Yalnız İraida ve İstanbul Dergisi’nin Ekim 1996 sayısında Susma İraida! başlıkları ile gündeme getirdiği bu değerli hikayeyi sizlerle paylaşıyoruz. Fotoğraflar: Cengiz Kahraman Koleksiyonu

Uzak ve Yalnız İraida

Onu önce eskici albümlerinde gördük. Sonra peşinde mezarına kadar gittik. İraida Barry, Rus göçmeni, heykeltraş. Fotoğrafları, 1920’lerin başından Balıklı Rum Hastanesi’nde bunamış olarak öldüğü 1970’lerin sonuna kadar İstanbul’da yaşanmış sessiz bir öyküye tanıklık ediyor.

Albümlerin hepsi bir anda ortaya çıkmadı. Eskici yavaş yavaş sattı onları, gittikçe fiyatı arttırarak, satınaldığını iddia ettiği kişiyi hayalgücünün elverdiğince gizemli bir hale sokarak. Hiç de fena değildi anlattıkları, bizi aylarca yanlış izlerin peşinde dolaştırdı. Bundan birkaç ay sonra da dükkanı bomboş bulduk.

Tamahkar eskici mallarını bizi inlete inlete sattığı günlerden birinde ajandalar ortaya çıktı. Bir çanta dolusu ajanda. Ajandalar 1920 sonlarından 1970’lere kadar neredeyse eksiksizdi. Fazla sık rastlanmasa da birkaç telefon, isim yer alıyordu. Eski Rusça ve okunaksız bir el yazısı ile yazılmış satırlarda daha çok para hesabı, ada vapur saatleri, eldiven numaraları bulunuyordu. En önemlisi kime ait oldukşarı belliydi: İraida Vyeçenlavna Barry, heykeltraş. İstiklal Caddesi’nde Mısır Apartmanı’nda oturuyor.

İraida Barry
İzi Bulunan Heykeltraş, Hürriyet Tatil, 15.02.1997

Hasbelkader tanıdığım köklü İstanbul’lu ailelere Barry ismini sormaya başlıyorum. Mısır Apartmanı’nda yaşayan bir ailenin pek fakir olmayacağı malum. Büyük bir şansla ilk sorduğum aile Albert Barry’i tanıyor. Dönemin en ünlü dişçisi. Epey bir İstanbullunun ağzına bakmış. Bir levanten olduğunu söylüyorlar. Bana göre her levanten İtalyandu o güne kadar. Bu yanlış bilgi sayesinde, doğru adresi buldum. İtalyan Konsolosluğu’nda çalışan arkadaşım Ruggiero Haliç kısa bir araştırma yaptı; babasına sordu ve ilk kez ‘tabii tanıyorum’ diyen biriyle karşılaştım. Ruggiero’nun babası Giovanni Haliç, Albert Barry’i Burgazada’dan tanıyor, birlikte balığa çıkarlarmış.

Bayan Olga Tanıyor

Albert Barry, anlatıldığına göre hayli zengin. Adada herkesin ilk sevgilisini öptüğü sahildeki merdivenli yalının sahipleriymiş. Sonradan bu ev, adı sonsuza kadar Adnan Menderes’in sevgilisi olarak anılacak Suzan Sözen’e satılmış. Ayrıca İtalyan değil, Malta uyruklu. 1950’lerden sonra Büyükada’ya taşınmış. Ancak karısı İraida’yı tanımıyorlar. Akıl hastası bir kızı olduğunu ve insanların el etek çektiği saatlerde İraida’nın çocuğu dolaşmaya çıkardığını söylüyorlar. Ancak bize yardımcı olan Giovanni Haliç’in enerjisi bizim kadar çabuk bitmiyor. Karısının söylediği önemli bir ipucunu değerlendiriyor: ‘Eski zengin Beyaz Ruslara değil, daha alt gelir grubundan Ruslara sormakta fayda var.’ Ve bize inanılmaz bir tanık bulunuyor, İraida’nın vasiliğini yapmış olan Bayan Olga’yı.

Bayan Olga o döneme tanıklık edemeyecek kadar genç. İraida’nın babasından Amiral olarak sözedildiğini duymuş. Epey önceleri, 1930’larda İraida’nın annesini terketmiş. Amerika’da bir Rus kadınla yeniden evlenmiş. Ajandalarda adı geçen Bubo, İraida’nın kızı Elizabeth’in lakabı. İraida’nın kızı forseps kurbanı. Belki de otistik. Bir gözü görmüyor. Ada vapurlarını düdüklerinden ayırdedebiliyor, hafızası inanılmaz kuvvetli. Yedi dil biliyor, oldukça sinirli ve doğumundan itibaren bakıma ihtiyacı var.

Peki neden Albert Barry ile fotoğrafları bu kadar az ve onun bu aile içindeki varlığını kanıtlayacak bir şey yok ortada? Dedikodulara bakılırsa çocuğun sakatlığı yüzünden ayrılmışlar.

İraida, anlatıldığına göre 17 yaşında yani 1915’te İstanbul’a gelmiş. Daha sonra Paris’te heykel kursları almış. Bu nedenle de İstanbul’daki okulda tanınmıyor. 1963’te tek bir sergi açmış. Halen Resim Heykel Müzesi’nde bu sergide de yer alan ona yakın heykeli var.

Elizabeth doğduktan sonra araları bozulan Barry çifti Burgazada’dan 1960’da Büyükada’ya taşınmış. Hemen iki yıl sonra ise Albert Barry aniden ölmüş.

Fransa’ya yollandığı ancak adres bulunamadığı için geri dönen bir kartta İraida’nın yazdıkları yaklaşık şöyle bir şey: ‘Haftanın bazı günlerini evde, bazı günlerini Balıklı Rum Hastanesi’nin çam ağaçlı bahçesindeki evde geçiriyoruz. Sağlığımız gayet iyi, bize iyi bakıyorlar…’

İraida kızı Elizabeth ile. Çocuk büyüdükçe fotoğraflarda bir gariplik seziliyor. Sonunda öğreniyoruz. Elizabeth forseps kurbanı. İraida’daki sessizliğin ve uzak duruşun sebebi.

Final Balıklı Rum’da

Yıl 1970. Yani sergisini açtığı Aralık 1963 o kadar gerilerde değil. Sergi ile ilgili bilgileri geçen ay buluyoruz. Serginin davetiyesi, heykellerin fotoğrafları, bir de Atatürk’ün mozolesi için yapılmış bir taslak çalışması. Çok büyük bir ihtimalle yarışmaya katılmış, başvuru formu hazırlanmış çünkü.

Şimdi, finali dinleyin: İraida, artık kendinin de pek sağlıklı olmadığını hissederek, Fener’deki Balıklı Rum Hastanesi ile anlaşma yapıyor. Bundan sonra hem kendisinin hem kızının bakımlarını hastane üstlenecek, onlar ölünce de tüm mal varlıkları hastaneye kalacak. Ancak ölene kadar da hastane onlara her ay Elizabeth’in mal varlığına karşılık bir altın verecek.

İşler önce iyi gitmiş. Bahçe içinde küçük bir pavyon vermişler ana kıza. Ama İraida bunama belirtileri göstermeye başlamış. Hastanenin içinde bir odaya yerleştirmişler. Bayan Olga ise onların vasisi tayin edilmiş. Ayda bir kez gidip, onları dışarı çıkarırmış. Biz kez gittiğinde İraida’nın vücudunda morluklar görmüş. Ara sıra ona şok verdiklerinden şüphelenmiş, hastane yetkililerini elinden geldiğince tehdit etmiş. Artık İraida kendi dışkısından heykeller yapar olmuş. 25 Şubat 1980’de 82 yaşında ölmüş. Kızı ise ondan yaklaşık on yıl sonra 11 Nisan 1991’de gömülmüş.

Rus Ortodoks Mezarlığı’ndaki görevli 1980’i iyi hatırlıyor. ‘Hepsi arka arkaya öldüler, Ruslar o yılı çıkaramadılar sanki’ diyor. Mezarını aramaya başlıyoruz; mezarının üzerinde İraida’nın kendi yaptığı bir heykelden bahsetmişti Bayan Olga. Görevli ile birlikte onu arıyoruz.  Bir dolu hikaye anlatıyor bu arada adam. Benim kulaklarımda ise bir uğultu var sadece. Hep geciktirdiğim bir işi sonunda yaptığımı nereden anlasın adam? Tahmin edilen yerde çıkmıyor mezar.

O zaman anlaşılıyor ki, heykel pek gözalıcı değil. ‘Yoksa bilirdim’ diyor görevli. Taa mezarlığın ucuna gidiyoruz. Öyle uzun zaman olmuş ki birileri ziyaret etmeyeli, otları kaldırmak gerekiyor, mezarı görmek için. İşte oradalar, annesi, kendi ve kızı üst üste yatıyorlar. İraida bir çift melek rölyefi yapmış, ikonolardaki gibi. Mezara adlarını Mumhane’deki kilisenin rahibi Şiminyon kazıtmış. ‘Ellerimle gömdüm İraida’yı’ diyor, bir ayinin sonunda dönüp bana. Sonra da çekip gidiyor, hiç de inandırıcı gelmeyen ‘hakkında başka bir şey bilmiyorum’ sözleriyle.

Tüm yaşayan tanıkların söz birliği etmişçesine ‘güzel’ dediği İraida, şimdi Resim Heykel Müzesi’nde yer alan heykelleri ile.

Adım Adım İraida’nın peşinde

Eskiciden bulunmuş onlarca albüm, yüzlerce fotoğraf tek bir kadını anlatıyordu. Önceleri ne adını, ne de yaşayıp yaşamadığını biliyorduk. Araştırma aralıklarla bir yıl sürdü. Önce fotoğrafların üstündeki tarihlerden 1917 Bolşevik devrimi sırasında İstanbul’a kaçanlardan olduğunu tahmin ettik. Ancak Rusya’daki iç savaş sırasında İstanbul’a sığınan bir milyon Rus’un yaşadığı ıstırapların izi yoktu bu albümlerde. Daha çok bir dolu Avrupalı turistin yaptığı gibi, gizemli doğu limanı İstanbul’a gelmiş,fotoğraf çeken, Boğaz’da kayıkla dolaşan, Eyüp mezarlığını gezen insanların fotoğraflarıydı… İlk aklımdan geçen kadının gülümsemesindeki farklılıktı. Kahkaha atmayan, kimseyle kapatmadığına kalıbımı basabileceğim mesafe duygusuyla doğmuş, büyüklerimizin çocukluğumuzu kararttığı örneklerden, aklıbaşında, kibar, uslu kızlardan olmalıydı. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bu kadını, ailesini çözmek için fotoğraflara onlarca kez baktık. İlk olarak kadının yanağındaki bir ben sayesinde çocukluğundan itibaren albümlerde ayırtedebildik. Sonra bize göre annesini, babasını… O uzak gülüş, nedense bana, bu finali bilen bir kadın olduğunu düşündürtüyor. Böylesine yakın ve uzak duruşunda onun bakışlarının etkisi var. Bu öyle birşey ki, gereğinden fazlasını öğrendiğinizde huzursuz oluyorsunuz. Etrafta anlattığımda ‘Camille Claudel’ dediler. Bu benzetmeyi ilk duyduğumda, bunu unutmayı, hiç duymamış olmayı çok istedim. Şimdiye kadar yeterince dostum öldü. Ardından anlatılanların hiçbirini gerçeklikle bağdaştıramadım. Ne anlatılırsa anlatılsın bana gereğinden fazla geldi. Tek derdim bu inanılmaz güzel fotoğrafları ortaya çıkardığımızda, birkaç fotoğraf altının yer almasıydı. Bunu da fazlasıyla yaptığımı sanıyorum. Bu metin doğal olarak bir çağrıyı içeriyor. Umarım anlattıklarıma eklenecek ya da yalanlanacak çok şey vardır. Bu bilgilerin yeri Resim Heykel Müzesi’ndeki bir arşiv dolabı olmalı. Belki bir gün heykelleri merak eden birileri daha çok bilgi edinmek isteyebilirler.

Susma İraida!

Senarist-Yazar Gül Dirican’ın İstanbul Dergisi’nin Ekim 1996 sayısında Susma İraida! başlıklı yazısının orijinal halini şu bağlantıda bulabilirsiniz.

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın