tarihinde yayınlandı Yorum yapın

İstanbul’da Eski Ramazanlar

Bir Ramazan ayının daha sonuna geldik. Ardında İstanbul’la ilgili muazzam belgeler bırakan Sermet Muhtar Alus’un, İstanbul’da Eski Ramazanları anlattığı gazete makalesini sizlerle paylaşıyoruz.

Yazan: Sermed Muhtar Alus, Akşam Gazetesi, 20 Ekim 1939.
Görsel: Beyazıt Camii’nde Ramazan’ın habercisi olarak minareler arasına gerilmiş olan mahya ipleri. (1870’ler, Foto Sabah) Kaynak

On beş yirmi gün kala, vakitli vakitsiz cami ve mescid şerefelerinde müezzinler görülmeye başlar, kandilleri yerine takar, sırası bozulmuşları düzeltirlerken gözü ilişenler;

— Rabbime bin şükür, mübarek ay da geldi!.. diye sevinirlerdi, kudumunun ilk işareti budu.

Bir iki gün sonra selâtin camilerin iki minaresi (1) arasında mahya ipleri bağlanırken, görenlerde gene memnuniyet ve tehniyet:

— Elhamdülillâh, on bir ayın bir sultanına gene yetiştik çocuklar!..

Daha ardından Beyazıd Meydanı’nda, Seraskerkapısından içeri galdır guldur beygirler ve iki mantelli top. Ezanda iftar vaktini gürletecekler…

Seyrine üşüşen üşüşene; gene hamdeden edene. Artık adım başında çeşit çeşit Ramazan alâmetleri, her tarafta faaliyet belirirdi:

Cami kayyumları, hademeleri, başlarında dikişli takke, kavukları, cüppeleri atmışlar, kolları paçaları sıvamışlar. Köşe bucağın örümcekleri alınıyor; boydan boya halılar, saf saf pabuçluklar süpürülüyor; camlar siliniyor; kandiller sıcak suda yıkanıp parlatılıyor; mihrabın iki tarafındaki büyük pirinç şamdanlar, avludaki abdest muslukları, şadırvanların tasları uğuluyor.

Ramazan hazırlıkları (Tophane Çeşmesi 18.yy, Meling gravüründen renklendirilmiş)

Evkaftan arabalarla yollanan tulum tulum, teneke teneke kandillik zeytinyağları sırtlanıp indiriliyor. İmam efendilerin, müezzin efendilerin lüpcülerinde keyif kekâ. Gelsin el çabukluğu marifetle ham huni şorolop; okka okka evlerine aşıramento. Artık sofralarında sıvırya fasulye pilâkisi, zeytinyağlı pırasa…

İstanbul’un ana caddelerindeki dükkânlar da çeki düzene koyulurdu: Şekerciler pırıl pırıl kalaylı reçel kaplarını yere, renk renk şurup şişelerini raflara dizerler; bakkallar mostıralarını çoğaltarak, güllâçları, sucukları, pastırmaları sallandırılar; fırınların tezgah etrafları pembe, kırmızı uçurtma kağıtlarının nakışlı nakışlı oyukları ile süslenir, has ekmek, çöroğtulu, pide, kazanyağlı, susamlı, makarnalık simitleri çıkarmaya hazırlanırlardı.

Bulgar işkembecilere de gün doğardı. Sair vakitler aksataları kıt. Civardaki evlerin birine bir misafir damlayacak da sini üstünü yufka olduğu için yumurtasızı ikiliğe, yumurtalısı üçlüğe çorba ısmarlanacak, yahud kepenkler ineceği sırada bir Balıkpazarı veya Tavukpazarı avdetçisi düşecek de eve eliboş gitmemek için çeyreği sökülüp, beyinli bir baş alacak.

Halbuki Ramazan geldi mi kâse dolusu çorbaya kuruşu, yarım okka ekmeğe yirmi parayı veren bütün fıkarayı sabirin hep-hürya ederlerdi.

İstanbul esnafı

On bir ayın bir sultanı kapı eşiğine yaklaşırken Beyazıd Camii avlusunda çat çut, çat çut keser sesleri, testere gıcırtıları…

Sergiciler inşaata girişirlerdi. Yapılan barakaların büyükçelerine Hereke, Karamürsel fabrikalarının, Feshanei âmirenin, Mektebi Sanayiin, tütün ve tömbeki rejisinin, İzmir pazarının mamülâtları istif edilir, öbürlerine de antikacı Bedestenli Ali Bey, sayılı ağızlıkçılar, Buharalı tesbihciler, akarab hacıyağcılar (kokulu bahar, kokulu bahar) diye nağmeleri ile meşhur kınalı sakallı acem yerleşir, bir kaç gün sonra da ortalık iğne atsan yere düşmez hale gelirdi.

Hele Vezneciler’den, Direklerarası nihayetine kadarki hazırlıkları sormayın. Mısırlı Zeynep Hanım konağının (şimdiki Fen Fakültesi) önünü dön, aşağıya vur.

Sol kolda, medreseden sonraki arsaya salaş kahvenin damına muşambalar serilmede. Peykelerine, Valide Hanım’dan kiralanmış halılar yayılmada.

Buraya rağbet, araba piyasalarının tam göbeğine tesadüfünden ötesi kıvrım ve dar olduğu için, hanım kupaları çeyrek saatlerde bu noktada istupre mecbur.

Karşıda, Türkiye’nin ilk Türk eczanesi Sakallı Hamdi Bey’in eczanesi. Yanıbaşındaki yangından bakiye arsaya küçük küçük çadırlar, tahta havaleler kurulurdu.

Kimi nişan atış yeri olur, kimine beş ayaklı buzağı, Hindistan ejderhası, kutbu şimali ayı balığı getirilir kiminde de ayna tertibatlar ile (vücutsuz baş) gösterilirdi.

Osmanlı döneminde Beylerbeyi Camii’ne asılmış “merhaba” yazılı mahya. (Bahriyeli Ressam H. Hüsnü Tengüz)

Biraz daha aşağıya yürüyelim. Köşede serasker Rıza Paşa’nın inşagerdesi, elyevm mevcud. Letafet apartmanı o zamanlar yok. Fakat altına tesadüf eden mahalle (Şems) kıraathanesi var. Onun yanıbaşı da galiba gene yangın yeri ve hali arsaydı.

Ramazan yaklaştığı sıralar oracığa tahtaperde çekilir, on, on beş gün içinde çam tahtasından koskoca bir bina yükselir, kat kat locaları ile ya Manakyan’a tiyatro, yahud da at cambazhanesi olup çıkıverir, hikmeti hüda bayramertesi de al aşağı edilirdi.

Direklerarasına gelelim: Faaliyetin başlıcası orada, çaycılarda: Varı yoğu dışarı çıkarıp duvarları, çerçeveleri boyayan boyayana, yerleri oğduran oğdurana; semaveri tezgahı pırıl pırıl edip fazla sandalyeler kiralayan kiralayana…

İçlerinde en namlıları Ahmed Rasim merhumun ölmez oğlu ettiği Hacı Reşid bineva. Mersin Efendi de arada olacak amma o zamanlar keskin sirkeliği ve adı sanı olmasa gerek.

Sıradaki perukârlar, bilhassa Kanunişemsde birer semaver, sekiz on çay bardağı edinip çaycılığa girişir, dükkânlarının bazılarına da lâstik kulaklıkla kuruşa dinlenen silindirli fonoğraf, gene kuruşa deliğinden canlı manzaralar seyredilen kinetoskop, motoskop konur, bir tarafta da ressam Tekezade Said Bey’in küçücük resim sergisi bulunurdu.

Dükkâncığın içinde Üsküdarlı Ali Rıza Bey’in peyzajlarından başlayarak Kuleli idadisi kozmografya hocası Ahmed Ziya Bey’in (İnkılâp müzesi müdürlüğü eden), Tepedelenlizade Kâmil Bey’in, Baytar askeri rüştiyesi resim muallimi Sami Bey’in (Üstad Sami Yetik), Nümunei Terakki resim muallimi Asaf Bey’in, sergiyi kuranın küçürek çapta tabloları ve eser sahipleri de ekseriya orada, yarenlikte. Antrparantez, o zamanlar Bay Sami’nin burma bıyıklı, tığ gibi çağları.

Ramazanın gelişine bir âlamet de askeri mekteplerin tatil oluşu ve mekteplilerin caddeleri, sokakları dolduruşu idi. Şabanın on beşi oldu mu cümlesi evci ve sılacı edilirdi.

Harbiyeliler ve Kuleliler koyu lâciverd setreli, pantolonlu; mühendishaneliler de harçlı ve üç sıra düğmeli ceketler, baytar ve eczacı rüştiyei askeriyeliler de bu ceketlerin açık mavisi.

İdadiden Harbiyeye geçenler yeni taktıkları kılıçlarını şakırdatmada. Sınıf çavuşlarının kollarında eski 8 rakamı şeklinde üç, başçavuşlarda dört kırmızı şerid. Ecnebi dil bilenlerde bir, iki sarı şerid.

Şeker bayramının dördüncü günü mekteplerine dönerler, sılaya gitmişler ise Kurbana kadar kalırlardı.

(1) Selâtin, padişah yapısı, büyük, birden fazla minareli camilere verilen ad. Bir tek müstesna, Kanuni Süleyman’ın vezirlerinden Güzelce Kasım Paşa’nın Mimar Sinan’a bina ettirdiği Kasımpaşa’daki Camii kebirmiş. Abzülaziz devrinde ikinci defa yandıktan sonra civarın zengin bazı hayır sahipleri tarafınan çifte minareli olarak yeniden yaptırılmış.

Yazıya paylaşımı ile esin verdiği için Ruveyda Hanım’a teşekkürler.

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

  • 1910 İstanbul Osmanlı Mezarlık Görünüş Kartpostal
     39,99
  • 1900 Osmanlı İstanbul Üsküdar Mezarlık Kartpostal
     59,99
  • Bir Varmış Bir Yokmuş – İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e İstanbul
     129,00
  • Kartpostallarda İstanbul – Ahmet Eken
     99,99
  • Mekânlar ve Zamanlar Kandilli Vaniköy Çengelköy – Cahit Kayra, Erol Üyepazarcı
     99,99
  • İkinci Mahmut’un İstanbul’u Bostancıbaşı Sicilleri – Cahit Kayra, Erol Üyepazarcı
     149,00
  • Topkapı – İlhan Akşit
     199,00
  • İstanbul ve Boğaziçi Bizans ve Osmanlı Medeniyetlerinin Asar-ı Bakiyesi
     299,00
  • Eski İstanbul’da Gündelik Hayat – İBB Kültür Yayınları
     149,00
Paylaş
Bir cevap yazın