tarihinde yayınlandı Yorum yapın

İstanbul’un Kaybolan Bostanları

Bostan

Bundan tam 30 sene önce, 1990 yılından bir haber: “Eskiden Anadolu ve Avrupa yakasında 1200’ü aşkın sebze bahçesi vardı. Şimdi ise sayılan yok denecek ölçüde azaldı. 37 dönümlük Kocamustafapaşa bostanının yerinde 450 apartman yükseliyor.”

Yazı Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi, 15.12.1990 “Semt bostanı betona yenildi” Berat Günçıkan
Görsel: Yedikule Bostanları’nda bir noria/su çarkı, Sebah Joaillier. Kaynak

Dolmabahçe’den Nişantaşı’na uzanan yolun solundaki yamaçta çitle çevrilmeye bile gerek duyulmamış, çevredeki tüm yapılaşmaya karşın yeşil kalmayı başarabilmiş bir alan görürsünüz. Hilton Oteli’nin hemen eteklerine düşen bu alanda pırasadan, kara lahanaya, maruldan yeşil soğana pek çok sebze yetiştirilir. İstanbul’un son bostanlarından biridir ve bilenler kilometrelerce yol tepip bir demet marul, bir bağ maydanoz için buraya gelirler.

Silivrikapı surlarının hemen dibinde, Kasımpaşa’nın arkalarında, Langa’da, Kocamustafapaşa’da, Ortaköy’de, Beylerbeyi’nin her şeye karşın kendisine el sürdürtmemiş vadisinde bostana rastlanıyor. Baraj havzalarına kadar ulaşan yasadışı yapılaşmasına çözüm bulunamayan İstanbul’a gereksinmesi olan soluk biraz da olsa bu bostanlarla sağlanabiliyor. Ancak bu gerçek de bostanlara ebediyete kadar yaşama şansı tanımıyor. Artık büyük çoğunluğu kent merkezinde kalan yüksek rantlara gebe bostanlar, her an bir iş merkezine, konuta hatta otele donüşüverme riski taşıyorlar.

Çok değil, yüz yıl öncesinde kendi gereksinmesi olan sebze ve rneyvenin tümünü üretebilen İstanbul, kendisine çevre kentlerde de pazar bulabiliyordu. Anadolu yakasında Tuzla’dan Anadolu Fenerine kadar, Avrupa yakasında ise Çekmece’den Rumeli Fenerine kadar olan alanda 1200’ü aşkın sebze bahçesinin olduğunu yazıyor tarih kitapları. Yine aynı kaynaklar, İstanbul’un nüfusunun ikinci dünya savaşından sonra azaldığını, üretilen sebzelere kent içinde yeterli tüketici bulunamadığını ancak konserve fabrikalarının üretimi arttırrnasıyla zorlukla da olsa sorunun giderildiğini anlatıyor.

1958 yılında, “19. Asırda İstanbul Haritası” başlığıyla Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yayınlanan harita. Mimar Seda Özen Bilgili tarafından bu haritadaki paftalar birleştirilmiş, çayır ve çimenler hesaba katılmadan bostanlar renklendirilmiş ve alanları hesaplanmış. Bilgili’nin ifadesi ile “Günümüzdeki Fatih ilçesi (Tarihi Yarımada) İstanbul demekti, Yarımada’daki 148 bostan toplam 1721 dönüm alana sahip, bu da yerleşim alanının ~ %11 i ediyor. Bu bostanlar apartman oldu.”

“Danalar girmiş bostana, net kâr 300 milyon”

İstanbul böylesi bir bostan cenneti iken nasıl oldu da sayıları onu geçmeyecek kadar azaldı. Sorunun yanıtını Burhan Arpad “Yok Edilen İstanbul” kitabında şu örnekle yanıtlıyor:

“Yüzyıllardır şehre sebze sağlamış olan Kocamustafapaşa bostanları, 1952 yılında toplamı 47 bin liraya satılmıştır. Yüzölçümü 37 dönümdür. Yirmi yıl sonra bostanlar yine el değiştirip yedi buçuk milyon liraya satılmıştır. 1976’da yapılaşma başlar ve 1978’de biter. Bostanların yerinde üst üste 450 apartman yükselmiştir. Daracık sokaklarda Lord ve Kont adlı işyerleri vardır, ama çamaşırlar balkona asılmıştır”.

Arpad, bu yazısında 1978 yılında Dünya ŞehirciIik Günü nedeniyle Hamit Kınaytürk‘ün açtığı bir fotoğraf sergisinden de söz eder. Sergi, Kocamustafapaşa bostanının başına gelenleri “Danalar girmiş bostana, net kâr 300 milyon” adıyla özetler.

Göçmenler anlatıyor…

Malik Eke, Arnavut göçmeni. 60 yıldır Silivrikapı surlarının dibinde turp, maydanoz, salata, tere yetiştiriyor. Türkiye’ye ilk geldiği yıl hemen hemen tüm bostanların Rumların, Ermenilerin elinde olduğunu anlatıyor. O yıllarda Zeytinburnu’ndan Topkapı’ya olan alanların tümü bostan. Önce bir Rumun yanında yanaşmalık yapıyor Malik Eke, daha sonra da bostanların başına geçiyor. İnşaatlarla yol yapımıyla bostarlar üç dönümlük tek bostana dönüşüyor. Eke, üç dönüm için de Hazine’ye her ay altı bin lira ödüyor.

Samatya’nın bir zamanlarki marulunu anlata anlata bitiremeyen Eke’ye, 20 yıldır yanında çalışan Kastamonulu Kezban Öztürk de eşlik ediyor. Öztürk, Eke gibi bir zamanlar diye başlamıyor söze, halinden de Eke kadar hoşnut değil. Yirmi yıldır eke biçe bir milim bile yol alamamaktan yakınıyor. Yol alamamanın göstergesi ise daire sahibi bile olamamak.

Bulgaristan göçmeni Ahmet Kavuşmuş ise Kasımpaşa’nın arkalarında bir bostanın 25 yıllık yöneticisi. Marul, pazı, ıspanak, maydanoz yetiştiriyor yedi dönümlük bostanda. Çağlayan’a giden ana yolun kenarında kalan bostanın sahibi apartman yapmak istemiş, ama belediye izin vermemiş. Sivaslı Hüseyin Yıldırım‘la birlikte çalışıyorlar. Yıldırım, tarladan ürünleri topluyor, Kavuşmuş, kıvırcıkları ipe dizip ıspanakları demetleyip satışa hazırlıyor. On kıvırcık bin lira olunca Kasımpaşalılar, çevrenin diğer sakinleri Kavuşmuş’la, Yıldırım’ın en sadık müşterileri oluveriyor. Burada da otuz yıl önce göz alabildiğince uzanan bostanlar, inşaatların, yolların kurbanı.

Makbule Anış, Dolmabahçe vadisinin son bostanının kiracısı. Anış’ın 20 yıllık bostancılığı yakında sona erecek. Çünkü bu alan belediye tarafından bir kültür merkezine dönüştürülecek. “Allah bereket versin, 20 yıldır yedik içtik buradan, daha ne olsun” diyor. Anış’ın nasıl olsa elden gidiyor diye bostanı gözden çıkardığı, yabani otların sebzelerin yerini almasından da belli.

“Gerçekten hâlâ var mı?”

Ortaköy ve Arnavutköy’ün çileği, Tarabya’nın ağaç çileği ve ortancaları, Yedikule’nin marulu, Mecidiyeköy ve Gayrettepe’nin dutu, Beykoz’un cevizi… Hepsi artık çok gerilerde kalmış gibi. Çelik Gülersoy‘a İstanbul’da sayıları onu geçmese de hâlâ bostanlar olduğu anımsatıldığında, “Gerçekten hâlâ var mı” diye soruyor. Var olan bostanlardaki sebzelerin de trafiğin tam ortasında kaldığını vurgulayan Gülersoy, benzin kurşunlarıyla zehirlenmiş sebzelerin yenmemesi gerektiğine değiniyor. Gülersoy’un İstanbul Estetiği isimli kitabında da İstanbul bostanlarının 1940’larda iskân planlarına, 1955’lerde de Menderes politikasına yenik düştüğü anımsatılıyor.

Örnekleri verilen bostanlar da belki yakın bir gelecekte yerini yeni inşaatlara bırakacak. Ve İstanbullular biraz oksijen, biraz da sebze nostaljisi için cam kenarlarında, saksılarda marul, yeşil soğan, pırasa yetiştirmeye alışacaklar.

Not: Yazıya ilham veren Seda Özen Bilgili‘ye Twitter paylaşımları için teşekkür ederiz.

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın