tarihinde yayınlandı Yorum yapın

İstanbul’un Mesireleri

Bir zamanlar halkın yorgunluğunu atmak ve hoş vakit geçirmek üzere rağbet ettiği İstanbul’un mesirelerine 1969 yılından bir bakış…

Hayat Tarih, 1 Eylül 1969. Yıl: 5 Cilt: 2 Sayı: 8 “İstanbul’un Mesireleri” Yazan: Ertan Ünal.
Görsel: Küçüksu çayırında bir hafta sonu.

Şimdi hayal olan eski İstanbul’un kendisine has köşelerinden biri de mesireleriydi. Mevsim geldi mi, hafta tatilinin yapıldığı Cuma günleri şehir halkı büyüklü, küçüklü, kadınlı, erkekli mesirelere akın ederdi. Erkekler bütün bir haftanın yorgunluğunu buralarda ulu ağaçlar altında sazlı sözlü âlemlerle çıkarırken, kadınlar da kendi aralarında hoşça vakit geçirirlerdi.

Bundan 50 yıl öncesine kadar halkın en çok rağbet ettiği mesireler arasında Kağıthane, Emirgan, Sarıyer, Büyükdere, Göksu, Fenerbahçe, Beykoz ve Çamlıca başta gelmekteydi. Bugün çoğu tarih sayfaları içinde ve gravürlerde kalan bu eski mesireler, şarkılara, şiirlere konu olmuş, edebiyat ve folklorumuza girmiştir.

İstanbul’un en eski ve en büyük mesiresi olan Kağıthane‘ye, burada kağıt imalathaneleri bulunduğu için bu adın verildiğini tarihler zikreder. Fetihten önce burası Cydaris adıyle bilinirdi. İstanbul’un fethinden sonra kalite bakımından dışardan getirtilen kağıtlarla rekabet edemediğinden bir süre sonra burayı baruthane haline koymuşlardı.

Fetihten sonra şehrin Türkleşmeye başlamasıyla birlikte Kağıthane de canlandı ve İstanbul’un en güzel mesiresi oldu. Muhtelif padişahlar zamanında, fakat bilhassa Lâle Devri‘nde burada yaptırılan kasır ve bahçeler, Kağıthane’ye büyük önem kazandırdı. Lâle Devri’ne, Kağıthane’nin altın çağı gözüyle bakılabilir. Çünkü bu devirde bu mesire, en güzel günlerini yaşamış, birbirinden güzel kasırlarla süslenmiş, halkın büyük rağbetini görmüş, ancak bu devrin sonunu ilan eden Patrona Halil isyanı, İstanbul’da pek çok yerin olduğu gibi buranın da yerle bir olmasına yol açmıştı.

Mesireye giden bir araba.

Yazın halkın akın ettiği mesire

Kağıthane mesiresi, Kağıthane deresinin iki yanında, çınar ve kavak ağaçlarının gölgelediği oldukça geniş bir alanı kaplıyordu. Hıdrellez’den sonra, baharın güzel günlerinin başlamasıyle birlikte, halk kayık ve arabalarla, bazan da yaya olarak buraya akın eder, gelirken yiyeceklerini de beraber getirirdi. Ancak hemen herkes Kağıthane’ye giderken artık gelenek haline gelmiş bir adete riayet eder, Eyüp’e uğrayıp, Eyyûb Sultan‘ı ziyaret eder, erkekler cuma namazını kılarken, kadınlar da türbe bahçesinde bekleşirdi. Namazdan sonra çok geçmez, Kağıthane bir araba ve kayık meşheri halini alırdı. Kayıkla gelenler derenin iki kenarında, arabayla gelenler ise ağaçlar altında toplanırlardı. Birbirinden gösterişli atların çektiği saltanat arabaları, öküzler tarafından çekilen, üzerinde Türk motifleri bulunan zarif koçular, burada bırakılır, kadınlar ağaç altlarına birer ikişer yerleşmeye başlarlardı. Derken ihramlar serilir, salıncaklar kurulur, yemek çıkınları açılır, yemekten sonra da dört köşeden çeşitli sazların sesi, nağmeleri perde perde yükselip etrafa yayılmaya başlardı. Neyler, rebablar, defler, zurnalarla, devrin güzel şarkı ve besteleri birbiri ardısıra söylenirdi.

Her rengin bir mânâsı var

Bir tarafta şarkılar söylenirken, bir tarafta da 3 çifte, 4 çifte kayıklarla derede piyasa yapılır, feraceler, yaşmaklar ardından, çapkın bakışlar, baygın baygın iç çekmeler, nâme alıp vermeler, laf atmalar, bıyık burmalarla yeni aşklar çiçeklenirdi. Kâğıthane’de her hareketin aşk lisanında bir mânâsı vardı. Musâhibzâde Celâl «Eski İstanbul Yaşayışı» adlı eserinde bu nevi hareketlerden bazılarını bir hikâye havası içinde şöyle anlatıyor:

«… Çeşmenin yanındaki bir kadın, elindeki incili çevresinin bir ucunu düğümleyip avucunda saklıyor, bu hareketiyle çeşmede atını sulamak bahanesiyle temaşay-ı cemâl-i yâra dalan aşıkına «Temkini unutma, mevkiim müsait değildir» diyordu.

«… Yaldızlı mavi koçusunun içinde sakin sakin oturan güzel hanım, elindeki sarı fulyaları koparıp çemenler üzerine atıyor ve aşıkına, ‘Senin için sararıp soldum, harap oldum, demek istiyor. Ağaca dayanıp, mahzun düşünen âşık bu itirafa mukabil siyah tahrirli, al lâleyi bir vaz’ı sadakatkârane ile kokluyor ve ateş-i aşkından yanıyorum» diyordu.

Yine Musâhibzade Celâl’den, yırtılmış ve ortası yakılmış sarı bir mendilin «derdinden harap oldum, yandım, soldum» manasını taşıdığını, siyah bir bağ taşıyan bir mor menekşe demetinin, gönderenin hicranını anlattığını, al rengin aşkı, sarı rengin aşk derdini, pembenin aşk rabıtası için kullanıldığını öğreniyoruz. Daha sonraları bu sessiz, sadece bakış ve hareketlere dayanan gönüldaşlıkta Lâle Devri’nde yetiştirilen ve herbiri birbirinden güzel lalelerin de kullanıldığı görülecektir.

Mesirenin sakinleri hiç şüphesiz ki sadece eğlenmeye gelenler değildi. Bunların yanısıra muhallebici, dondurmacı, şerbetçi, sakız helvacı gibi türlü sanat erbabı da halkla beraber, Kağıthane’ye giderdi. Daha sonraki yüzyıllarda bunlara çeşitli hokkabazIarla, cambazlar ve hayvan oynatıcıları da eklenmiştir.

Akşamla beraber, Kağıthane -mehtaplı geceler hariç- büyük bir sessizliğe gömülürdü. Güzel, eğlenceli geçirilen bir günün tadı damakta, tatlı hatıraları hafızalarda, salıncak çözülür, yiyecek sepetleri toplanır, dere, kayıktan görünmez bir hal alır. Kayıklar yan yana, arka arkaya ağır ağır yol alırlardı. Arabalar ise çoktan yolu tutmuş olurdu. Uzun bir araba konvoyu, başlarında sürücüleri, içlerinde güzel geçirilen bir günün yorgunluğunu taşıyan hanımlar olduğu halde, Eyüp’e kadar birlikte yol alınır, sonra oradan şehrin muhtelif semtlerine dağılırdı.

Bir İngiliz yazarı Kağıthane’yi anlatıyor

Kağıthane yalnız İstanbullular’ın değil, muhtelif vesilelerle İstanbul’a gelmiş olan yabancıların da dikkatini çekmiş, bu güzel mesireye karşı duydukları hayranlığı çeşitli vesilelerle ortaya koymuşlardır. XIX. asrın ortalarına doğru İstanbul’a gelen Miss Julie Pardoe «Yabancı Gözüyle Istanbul» adlı eserinde Kağıthane’den şu satırlarla bahseder:

«İstanbul’a yakın en güzel yerin Kağıthane olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Frenkler buraya «Tatlı Sular Vadisi» derler. Bu ad şairane olduğu gibi buraya yakışıyor da.

Pırıl pırıl akan Kağıthane deresi, vadinin yeşilliği bol bir yerinden çıkar ve yeşil çimenlerin arasında, bir gümüş tel gibi uzanır. Bir nehir kadar geniş değildir. Fakat büyüklüğü ne olursa olsun, başkentin geniş bir sahasında tek akarsu olduğu için büyük bir zevk ve hayranlık konusudur.

Vadi, her taraftan yüksek ve kurak tepelerle çevrilidir. Derenin bunların arasında yemyeşil ve pırıl pırıl güneş içindeki bir köşeye öyle yan gelip sığınmış bir hali var ki, insan görür görmez buranın bir mesire olarak yaratıldığı kanaatine varır.

Burada padişahın bir yazlık sarayı ile köşkü olduğunu söylememe lüzum var mı bilmem? İstanbul yakınında padişahın yazlık bir sarayı veya köşkü olmayan yer yoktur. Fakat Kağıthane Kasrı dinlenecek en güzel bir köşedir. Padişah, devlet işlerinden kurtulmak çaresini bulup da kendisine biraz boş bir zaman ayırınca, gürültü ve gaileden kaçarak sık sık burada başını dinler. Beyoğlu’ndan buraya atla gelmek pek hoştur. Tepelerin havası o kadar tatlıdır ki, insan sanki damarlarında yavaş yavaş yeni bir kaynaşma duyar. Vadiye iniş de pek zevklidir. Ayağınızın dibindeki o güzel çayıra bir an önce inmek için adeta sabırsızlanırsınız.»

Evliyâ Çelebi, Kağıthane hakkında kendisine has uslûbuyla şunları anlatır:

«Topçular sarayında sakin olurken her şeb, Kağıthane’de nice yüzbin fişeng-i pürrengin asumana uruç ettiğini temaşa edip, nice bin top ve tüfek sadasını duyardu. Sonunda, safa ehlinin birinden bu şâdmanlığın sebebini sual ettiğimde ol yâr-ı vefâdar dedi ki: «Ey dert ve eleme dûçar olan biçare, aklını fikrini bitirmiş avare. Niçün gam çölünde mecnun gibi mahzun olup Kağıthane’nin havasını tanımazsın? Bu devlet-i Al-i Osman zuhur edeli hiç bir teferrücgâh’da bu Kağıthane şâdmanlığı gibi bir şâdmanlık olmamıştır. Bu bayram yerini görmeyen adem, rûy-i arzda bir şey görmüş değildir.»

Eski günlerin en beğenilen mesiresi Kağıthane’de bir kasır.

Padişah’ın alayla Kağıthane’ye gelişi

Kağıthane’ye yalnız halk değil, bazan devrin sultanı da maiyet erkanı ile birlikte eğlenmeye gelirdi. Ancak onların geliş ve gidişleri, hususi bir törene tâbi idi. Bilhassa Lâle ‘Devri’nde Sadabad’da sık sık ileri gelen devlet erkanının katıldığı ziyafetler verilmekte, toplantılar düzenlenmekteydi. Bu ziyafet ve toplantılara katılacaklar için önceden davetiye hazırlanırdı. Yalnız devlet yöneticileri davetiyesiz gelme hakkına sahiptiler. Şeyhulislâm, reîsülküttâb ve yeniçeri ağası hariç diğerleri kethudâ bey tarafından ziyafete davet edilirlerdi. Bugünkü resmi ziyafet ve toplantılarda olduğu gibi, o zaman da bir kıyafet mecburiyeti konulmuştu: Samur kürk ve ferace giyilmesi mecburiyeti her ziyafette yürürlükteydi.

III. Ahmed‘in saltanatı sırasında padişah Kağıthane’ye şu şekilde gelirdi: Önde bir kılavuz: Kılavuzun görevi adından da anlaşılacağı gibi padişah ve maiyetine yol açmaktır. Halk, onu görünce hemen iki yana sıralanıp beklemeye başlardı. Kılavuz çavuşun hemen arkasından ise Dergâh-ı Âli çavuşları, silâhdar ağaları, sipahi ağalar ve rikâb-ı hümâyûn mensupları gösterişli kıyafetlerle geçerler. Bunlardan sonra padişahın gümüş takımı, sırma işlemeli, yağız Küheylânının üstünde ilerlediği görülür. Etraftan «Padişahım çok yaşa» sesleri yükselmekte, alkışlar birbirini takip etmekte, dallarından koparılmış taze bahar çiçekleri atının ayakları altına atılmaktadır. Padişah bütün bu tezahürata, sevgi gösterisine, tebessümle cevap verdikten sonra, devlet erkânının kendisini beklediği Mirâhûr köşküne doğru yoluna devam eder, arkasından gelen ve sayıları beş yüzü geçen DalFes ve mehter takımı bu muhteşem alayın son halkasını teşkil ederdi.

Padişahın Sadabad’a saltanat kayığıyla gelmesi, Kağıthane’deki halkın ilgiyle takip ettiği bir diğer büyük olay olurdu. Derede başlarında büyük saltanat kayığı olduğu halde aheste yol alan, irili ufaklı kayık konvoyundakilerin makamı, rütbesi, bindikleri kayığın kürek sayısına göre hemen anlaşılır, deredeki öbür vasıtalar kenara çekilerek bu muhteşem korteje yol verirlerdi.

Lâle Devri’nde Kağıthane

Lâle Devri’nde Kağıthane’nin baştan başa imar edildiğini ve derenin iki kenarına çeşitli isimler taşıyan 50’ye yakın kasrın inşa edildiğini görüyoruz. Devrin padişahı III. Ahmed, sanatkar ruhlu bir insandı. Pasarofça anlaşmasından sonra, ülkenin dış gaileleri kısmen de olsa ortadan kalktığından padişah kendisini tamamen sanata ve eğlenceye vermişti. İstanbul’un dört tarafı her biri başlı başına birer şaheser olan ve yapıldıkları devrin Türk sanatının usta izlerini taşıyan çeşmeler, sebiller, kasırlarla süsleniyor, şehirdeki değerli ve tarihi yapılar arasına durmadan yenileri ekleniyordu. Kağıthane de bu imar faaliyetinden nasibini aldı. Devrin sadrazamı Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, Kağıthane mesiresinin en güzel yerinde Humbarahane’den 800 arşın uzaklıkta Paris’teki Versailles sarayının köşklerini andıran bir kasır inşa ettirdi. Bazı tarihlerde, sadrazamın bu kasrı yaptırmak için Kağıthane deresinin mecrasını değiştirdiği zikredilirse de, bu iddianın doğruluk derecesini tesbit etmek mümkün olamamıştır. inşası 60 günde biten ve önünde gayet büyük bir havuzu, çağlayanlan bulunan kasır, padişaha hediye edildiği zaman III. Ahmed son derece memnun oldu ve kasrın tarihini kendisi söyledi:

«Mübârek ôla Sultan Ahmed’e devletlu Sâdâbâd»

Nevşehirli Dâmad İbrahim Paşa, daha sonra lâle bahçelerinin imanna hız verdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda bir devre adını veren lâle yetiştirme merakı, koca İstanbul’da almış yürümüş, şehrin birçok yerlerinde geniş lâle bahçeleri yapılmıştı. Buralarda ve Kağıthane’de yetiştirilen lalelerin cinsleri çok arttı. Bu artışa paralel olarak, fiyatları da korkunç bir yükseliş kaydetmişti. Şehbânû, Dürr-i beyzâ, Câm-ı Safa, İbrahimî, Çerağ-ı aşk, Füsûn, Bahâr, Mihr-i Safâ, Necm-i Safâ, Câm-ı Cem, Ateş – pâre, Fem-i Handân, Dil-bende, Mihribân v.s. adlarını taşıyan ve 839 çeşidi bulunan laleler, bin altına alınıp satılıyordu. Sonunda Nevşehirli Dâmad İbrahim Paşa lâle karaborsasını önlemek için yetiştirici elinde bulunan lale sayısını tesbit etti ve narh koydurdu.

Şair Nedim’in dile getirdiği güzellik

Kağıthane en güzel günlerini yaşıyordu. Bir tarafta halk tatil günlerini burada geçirirken, bir taraftan padişah ve sâdrazamı, elçilere, devlet büyüklerine Sâdabad’da, muhteşem ziyafetler veriyorlardı. Binbir türlü eğlencenin düzenlendiği bu âlemler, geceleri de tekrarlanıyor, Kağıthane’de mehtabın solgun ışığının aydınlattığı lâle bahçelerinde dilber-i ranâların, ateşin cariyelerin göğe yükselen kahkahaları arasında sırtlarına mumlar yapıştırılmış kaplumbağalar dolaştırılarak çırağanlar düzenleniyordu. Devrin en ünlü şairi Nedim, en güzel şiirlerini buradan aldığı ilhamla, birbiri ardından yazıyordu:

O tıfl-ı nâzı gördüm rûyinê hurşîd eser etmiş,
Haberdar olmamıştım sonra bildim neylemiş nitmiş
Meğer zâlim kaçıp tenhâca Sâdâbâd’a dek gitmiş…

Ancak bu zev-u safa devri fazla sürmedi. Bu bitmek tükenmek bilmeyen eğlenceler, bir ihtilâlle sona erdi.

1730 yılında patlak veren Patrona Halil isyanı bu güzel devrin sonu oldu. Başlarında Beyazıt hamamı tellâklarından Patrona Halil ve Muslu adında iki sergerdenin bulunduğu sayıları hızla artan isyancı grubu, padişahtan önce Nevşehirli İbrahim Paşa’nın kellesini istediler. Her şeye rağmen can ve taht korkusu sevgiye galip geldi. Yanında sâdrazamı olmadan mehtap safası yapmayan ve onsuz bir eğlencenin hoşuna gitmediğini ona yazdığı mektuplarla anlatan III. Ahmed, ilk iş olarak dâmadını, Kaptan Mustafa Paşa ve Mehmed Kethudâ‘yı boğdurtarak, cesetlerini âsilere teslim etti. Patrona Halil ve hempaları bu sanatkâr ruhlu adamın nâşını bir katır kuyruğuna bağlıyarak çığlıklar, haykırışlar arasında sokak sokak dolaştırdılar, sürüklüye sürüklüye parça parça ettiler. Ancak çok geçmedi, III. Ahmed de tahtından, tacından oldu. Onu tahttan eden kişiler, yerine geçen I. Mahmud’dan herbiri başlı başına birer şaheser olan kasır, saray ve yalıların yakılmasını istediler. I. Mahmud, çok güç durumda kalmıştı. Gönlü bu güzel sanat eserlerinin mahvına razı değildi. Ancak yapabilecek hiç bir şey yoktu. Bu yüzden üzüntü içinde:

– Rızam yoktur yanmasın, ancak yıkılsın dedi.

Kağıthane’deki kasırların sonu

Bu söz, kasırların, lâle bahçelerinin, yalıların sonu oldu. Kağıthane’de bir ölüm rüzgarı esmiş gibiydi. 3 gün içinde yalnız burada bulunan Sâdâbad değil, Ferahâbâd, Şerefâbâd, Mihrâbâd, Hüsrevâbâd kasırları yerle bir olup, içlerinde ne var, ne yok yağma edildi. Lâle bahçeleri, bu amansız güruh tarafından çiğnendi. Asiler, sağlam tek bir kasır bırakmadılar; taş üstünde taş komadılar.

3 gün sonra Kağıthane bir enkaz yığını halindeydi. Def, saz ve rebab sesleri işitilmez olmuş, kalabalığın neşeli gürültüsünün yerini, derin bir sessizlik almıştı. Bu sessizlik, III. Selim devrine kadar sürdü. Ancak III. Selim ve II. Mahmud zamanında buralarda inşa edilen yeni kasırlar, yeni tanzim edilen bahçelerle Kağıthane tekrar mesire halini aldı. Ancak Lâle Devri’ndeki eski şaşaasından çok uzaktı artık.

Asnmızın başına kadar İstanbul’un en gözde mesiresi sıfatını koruyan Kağıthane bugün artık şair Nedim’in mısralarında kalan eski bir efsane olmuştur.

Göksu mesiresi

Gidelim Göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim
Ol kadehkâr güzeli yâr olarak peyleyelim
Bize bû tâliimiz olmadı yar neyleyelim
Ol kadehkâr güzeli yâr olarak peyleyelim.

İstanbul’un Kağıthane’den sonra en güzel mesiresi Göksu‘ydu. Boğaz’ın Anadolu yakasında bulunan bu mesire, bilhassa kadınların rağbet ettiği bir yerdi. Haziran ayından Eylül sonuna kadar Göksu, tatil günleri buraya gelenlerle dolup taşardı.

Göksu mesiresi, Göksu ve Küçüksu derelerinin aktığı sahaya verilen addır. Bu iki nehir arasında kalan Küçüksu çayırı mesirenin en işlek yeridir.

Evliyâ Çelebi, Göksu hakkında şunları söylüyor:

«Göksu mesiresi, âb-ı-ı hayat misali bir nehirdir ki, Alemdağları’ndan cereyan edip gelir. Bu nehir üzerinde bir tahta köprü vardır. Cümle erbâb-ı safa bu nehirden kayıkları ile ileri ferahfeza köylere varıp, ağaçlar altında zevk ve sohbet ederler. Bu mahalden bir gûna toprak çıkar ki, ondan üstadları çeşit çeşit çanak, çömlek ve testi yaparlar.»

Göksu’da, Kağıthane eğlencelerinin aynı, yalnız biraz daha küçük olarak tekrarlanırdı. Buraya gelenler, derede kayıklarla gezinti yapmaktan kendilerini alamazlardı. Derenin Dört Kardeşler mevkii kayıkla gidilebilen en son yerdi. Yaklaşık olarak bir kilometreyi bulan bu mesafe derenin sandallar, piyadeler, iki, üç çiftelerle dolu olması yüzünden 3 – 4 saatte ancak alınırdı. İstanbul’da bulunan yabancı elçilerin hanımları ve yakınları da çoğunlukla gezinti için Göksu’yu tercih etmekteydiler.

Göksu ve Küçüksu dereleri arasındaki bu münbit mesirenin diğer bir özelliği de mısırdı. Yaz aylarında çayırın Hisar yönündeki sahilinde büyük kazanlar içinde pişirilen mısırlar, hem derede kayık safasında, hem de çayırda ağaç diplerinde oturanların eğlenceleri sırasında dumanı üstündeyken yenirdi.

Bugünkü Göksu’dan bir manzara. (1969)

Göksu Kasrı

Göksu mesiresini süsleyen bir sanat eseri olan Göksu (yahut Küçüksu) kasrı, 1856 yılında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Daha önceleri burada ahşap bir köşk bulunuyordu. Bu köşk, 1752 yılında Sadrazam Divitdâr Emin Mehmed Paşa tarafından yaptırılmış ve devrin sultanı I. Mahmud’a hediye edilmişti. I. Mahmud pek beğendiği bu kasırda saltanatı boyunca Arabî ayların birinde gelip kalır, kaldığı süre içinde de sık sık civarda gezintiler yapardı. III. Selim ve II. Mahmud zamanında onarılmasına rağmen yıkılmaya yüz tutan bu köşk sonunda Abdülmecid tarafından yıktırılıp yerine bugünkü saray inşa edildi.

Küçüksu’da bulunan ve Padişah ağacı adı verilen, ulu dalları göğe doğru uzanmış bir ağacın altında, halktan herhangi birisinin oturmaması gelenek haline gelmişti. I. Mahmud ve ondan sonra gelen padişahlar Küçüksu’ya geldikleri zaman bu ağacın altına bir halı serilir, padişah burada dinlenirdi. Göksu’yu seven Osmanlı padişahları arasında IV. Sultan Murad ve III. Sultan Selim de bulunmaktaydı. Bu iki padişah yalnız mesirede dinlenmekle kalmaz, ayrıca civar tepelerde ava da çıkarlardı.

Kasrın yanında bulunan diğer bir yapı da Küçüksu çeşmesiydi. 1806 yılında III. Selim’in annesi Mihrişah Vâlide Sultan tarafından yaptırılan bu çeşmeden mesireye gelenler faydalanırlardı. Nitekim, Küçüksu çeşmesinin geçmişteki halini gösteren gravürlerde bu durum açıkça görülür. Çeşmenin etrafı sıcak yaz günlerinde bir insan meşheri halindedir. Bir tarafta yaldızlı arabalar içinde kadınlar, öbür tarafta fesleri yana eğilmiş, kaytan bıyıklı, çapkın bakışlı gençler… Arada bir eğilip çeşmeden su içenler. Ancak bütün bu kalabalığa rağmen, Göksu mesiresinde tarih boyunca tek bir olayın çıkmadığını, buradan bahseden eserler kaydetmektedir.

Sonbaharın müjdecisi olan Eylül ayında Göksu mesiresinde başka bir canlılık görülür. Buna sebep, burada bulunan ve «Panaiya» adını taşıyan Ayazma idi. Her yıl Eylülün sekizinci günü İstanbul’da bulunan Ortodoks Rumlar, bu ayazmayı ziyaret için Göksu’ya gelirler, ziyaretten sonra da Küçüksu çayırında dinlenmeden edemezlerdi. Kâğıthane’nin mesirelikten çıkmış olmasına karşılık Göksu, bugün önemini eski günlerdeki kadar olmasa bile yine korumakta, yaz günleri halk burada piknik yapmaktadır. Asırlardan beri devam edegelen mesirenin bir özelliği de mısırdır. Artık an’ane haline gelen haşlama mısırı, zamanımızda Küçüksu’ya gidenler büyük bir istekle arar, yaz aylarında sıra sıra kazanlarla mısır kaynatılır. (Devamı var)

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın