tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Matematikçi Kerim Bey ve Einstein

Erken dönem Cumhuriyet Türkiyesi’nin en önemli matematikçilerinden olan ve modern matematiğin Türkiye’deki gelişimine önemli katkıları olmuş Ord. Prof. Kerim Erim‘in, nobel ödüllü ünlü teorik fizikçi Albert Einstein ile buluşmasının hikâyesi.

Toplumsal Tarih Dergisi, Aralık 1999. “Matematikçi Kerim Bey ve Einstein”, Osman Bahadır.

Kerim (Erim) Bey, erken dönem Cumhuriyet Türkiyesi’nin en önemli matematikçilerindendir. Modern matematiğin Türkiye’deki gelişimine önemli katkıları olmuştur. Türkiye’nin ilk matematik doktoru olan Kerim Bey, Mühendis Mektebi’nde ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde muallimlik, müderrislik ve profesörlük yapmıştır.

Kerim Bey, 1 Şubat 1894’te İstanbul’da doğdu. Kazanlı matematikçi Abdurrahman Paşa’nın torunu ve Arif Paşa’nın oğludur. Mühendis Mektebi’nden 1914 yılında mezun olan Kerim Bey, Matematik eğitimi görmesi için Berlin Üniversitesi’ne gönderildi. Bu üniversitedeki matematik eğitiminden sonra 1919’da Erlangen Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Aynı yıl ülkesine dönen Kerim Bey, Mühendis Mektebi’nde Hesab-ı Nazail ve Tahlil-i Hendese muallimi oldu. 1929’da müderrisliğe yükseltildi.

1933 Üniversite Reformu‘nun hazırlanmasında aktif bir çaba gösteren Kerim Bey, reformdan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi dekanı ve analiz profesörü oldu. Kısa bir süre sonra dekanlıktan istifa etti ve matematik kürsüsü başkanı oldu. 1948 yılında yeniden Fen Fakültesi dekanlığma seçildi. Kerim Bey, 28 Aralık 1952’de vefat etti. Ölümünden sonra anısına, temel bilimler dalında 1977 TÜBİTAK Hizmet Ödülü verildi.

Ord. Prof. Kerim Erim

Kerim Bey matematik, fizik, modern fizik, matematik felsefesi ve fizik felsefesi üzerine çok sayıda kitap ve makale yayınlamıştır. Mihanik [Mekanik], Nazarî Hesap, Analitik Geometri, Analiz ve Riyazi Mekanik bunların başlıcalarıdır. Kerim Bey Einstein’in izafiyet teorisinin gerek bilimsel, gerekse felsefi sonuçlarına çok önem veriyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Mühendis Mektebi Mecmuası ve Fen Alemi gibi dergilerde Einstein’in izafiyet teorisini yorumlayan ve halka açıklamaya çalışan çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Uluslararası bilimsel gelişmeleri çok yakından izleyen Kerim Bey, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ve Pakistan’da yapılan matematik ve mekanik kongrelerine katıldı ve bildiriler sundu.

Kerim Bey’in, Albert Einstein (1879-1955) ile karşılaşması ve onunla bir söyleşi yapması da işte böyle bir uluslararası kongre vasıtasıyla gerçekleşmiştir. 1930’da İsveç’te yapılan Uluslararası Mekanik Kongresi‘ne katılan Kerim Bey, uluslararası bilim topluluğu ile olan ilişkilerinden de yararlanarak, kongre dönüşünde Berlin’de Einstein ile görüşmeyi başarmıştır. Ülkesine döndükten sonra da bu söyleşiyi, Einstein ile Bir Saat başlığı altında Mühendis Mektebi Mecmuası‘nın İkinci Teşrin (Kasım) 1930 tarihli 42. sayısında yayınlamıştır.

Mühendis Mektebi Mecmuası, S. 42, İkinci Teşrin (Kasım) 1930

Kerim Bey’in Einstein ile söyleşisi çeşitli açılardan son derece ilginçtir ve bu nedenle 69 yıl sonra yeniden yayınlanmayı haketmektedir.

Einstein ile Bir Saat başlıklı makale, Latin harflerinin kullanılmaya başlanmasından 22 ay sonra yayınlanmıştır. Bir bilim adamının yeni harfleri kullanarak yazdığı bu makale, harf devriminin dildeki etkilerini, imlâ kurallarının kullanımındaki sorunları ve geçiş süreci özelliklerini göstermesi bakımından ilginçtir.

Ama makalenin asıl önemi, siyasi ve bilim tarihimizle ilgili olarak verdiği imajlarda ve ipuçlarındadır.

Her şeyden önce, Kerim Bey’in matematik ve fizik bilimindeki düzeyi, Einstein gibi bir dahi bilim adamıyla sürdürdüğü tartışmanın içeriği ve söyleşiden edindiğimiz bazı bilgiler, Mühendis Mektebi’nde 1930 Kasımı’ndaki matematik ve fizik eğitiminin durumu hakkmda da belirli çıkarsamalar yapmamıza yardımcı olacak niteliktedir.

Böyle bir söyleşinin gerçekleştirilmesi, gerek bir bilimcimizin, gerekse söyleşiye büyük bir heyecanla katıldığı anlaşılan Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa‘nın (dolaylı olarak yeni Cumhuriyet Hükümeti’nin) bilime verdikleri önemin ve uluslararası bilimsel gelişmelere olan duyarlılıklarının da bir ölçütü olma mahiyetini taşımaktadır.

Bu söyleşi bir başka önemli gerçeği daha yansıtmaktadır; Einstein 1930 yılında ününün doruğundadır. Avrupa’nın ve Amerika’nın en büyük gazete ve dergilerinin ve daha başka kurumlarının Einstein ile kısa bir görüşme yapabilmek için o sıralarda katlanamayacakları fedakarlık yoktur. Ama her şeye karşın bunu sağlamakta büyük güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. İşte böyle bir ortamda Einstein, ismi duyulmamış bir Türk bilim adamının görüşme teklifini kabul etmektedir. Bu da, yeni Cumhuriyet’in uluslararası alanda ve Einstein nezdindeki yüksek prestijiyle ilgili olmalıdır.

Einstein ile Bir Saat

İstokholmdeki beynelmilel Mihanik [Mekanik] kongresinden avdet ederken Berlinde Profesör Einstein’i ziyaret arzusunda idim. Esasen Berlinde birkaç gün kalmak mecburiyetinde olduğumdan bu müddet zarfında kendisini aramağı vazife edinmiştim. Bu maksat için İstokholmdeki kongreye iştirak eden, tensor hesabatının banîsi olan Profesör Levi-Civita’dan bir mektup almıştım. Profesör Levi-Civita bu mektubunda bilhassa kendisiyle güç ilmî meselelere dair görüşmekten içtinap edeceğimi ve kendisini yormıyacağımı temin ediyordu.

Ötedenberi gayet basit, çekingen bir hayat yaşadığını da biliyordum. Binaenaleyh kendisini bulmak çok güçtü. Berlin büyük elçimiz Kemalettin Sami Paşa Hz. ine bu müşkülâttan bahsederken Paşa Hz. büyük bir lütuf yaparak meselenin teminini deruhte buyurdular.

Netekim hemen bir hafta bu işin peşinden koşarak bütün müşkülâta rağmen bunu bihakkin temin ettiler. Berline heman yüz kilometre mesafede küçük bir köyün kenarında, orman yakininde bulunan villasında ne telefonu var ve ne de orada olduğundan kimsenin malûmatı var ve ne de kendisini elde etmek mümkündür. Ancak izi üstünde yürüyen Sefir Pş. komşularının telefonları vasıtasile kendisini ziyaretimizi temin etmiştir.

Harekete artık bir gün kalmıştı, kendisini ziyaretten kat’ı ümit etmiştim. İşte böyle bir ânde öğleye doğru büyük elçimiz Kemalettin Sami Paşa, saat beşte Profesör Aynştayna çaya davetli olduğumuz tebşir etti. Saat dörtte Berlinin garbinden, Sefir Pş. ile otomobil ile hareket ettik, oldukça müşkül taharri ameliyatından sonra nihayet Einstein’in bulunduğu köye gelmiştik.

Orman kenarında olan bu köyün vasfı mümeyyizi, pek hücra ve natürel bir halde olmasıdır. “Villâ Aynştayn” diye soruyoruz. Kimsenin haberi yok! Nihayet villâya gidilecek patikaya merbut yola geldik. Villâyı öğrenebildik, villâya müntehi kum patikayı takip ederek, orman kenarında ahşap villâya vardık. Bir sathı mailde yapılmış olan bu villânın önünde geniş bir ahşap tarasa var. Buna bir merdivenle çıkılıyor. İşte bu tarasaya, villânın yalnız bir odası bir dıl’ı kâmili boyunca merbuttur. Bu oda modern tarzda döşenmiş hem yemek ve hem oturma odası idi. Artık bu odaya gelmiş bulunuyorduk. İçeride kimse yoktu. Burada da tekrar “geldiğimizi nasıl haberdar edeceğiz, evin sakinlerini nasıl bulacağız!” meselesile karşılaştık. Tereddümüzden hasıl olan gürültüden hizmetçi kız geldi ve haber verdik.

Evvela Madam Einstein bizi çektiğimiz müşkülatı bilen bir tavır ile karşıladı. Görüştüğümüzden dolayı çok memnuniyet izhar etti. Hemen hizmetçi kız ile Profesör Einstein’e haber yolladı.

Geçen sene bir telefonu olan villâda oturduklarını, her gün, her taraftan (Paris, Londra, Nevyork… ilâdan) gelen telefonla fevkalade işgal edildiklerini, bu sene, bu villada gayet sakin ve asude yaşayabilmeleri için kat’iyyen telefon almadıklarını ve hatta izlerini bile setre çalıştıklarını söyledi.

Filvaki şöhretten, çok tanınmış olmaktan mütevellit bir aksi tesir olan bu tecerrüdü anlamak güç değildi.

Einstein, ne Edison gibi, her gün kullandığımız medeni vasıtaların kaşifi ve ne de Pastor gibi hayatımızı kendisine medyun olduğumuz bir aşının kaşifidir. Öyle olmakla beraber en popüler bulunan isimlerdendir.

Hem de garibi şudur ki meşhur Emil Ludwig‘in dediği gibi Einstein’den bahseden üç yüz miliyon kişi olmasına rağmen onu hakiki anlayan bini geçmez.

Büyük harpler, iktisadi mücadeleler arasında yorgun düşen, ezilen beşeriyet; Einstein izafiyet nazariyesini tahattur etmekle hiç olmazsa bir ân için beşeri meziyetini hissetmiş ve dehayı beşerin neye kadir olduğunu müftehirane seyredebilmek imkanını duymuştur. Işte bundan dolayı Einstein böyle bir popülarite kazanmıştır diyebiliriz.

Nihayet Profesör (Einstein) Ayinştayn geldi. Evvela hangi lisanla konuşabileceğimizi sordu, Almanca olmasına memnun oldu. Kemalettin Sami Pş. profesörün davetine çok teşekkür etti.

Albert Einstein, 1931’de California Institute of Technology’de ders verirken.

Profesör Ayinştayn resimlerinde görülen şekilde ve belki de daha yumuşak bir tesir yapıyor. Kendisi daha fazla bir artist bir san’atkar tesirini veriyor. Keten bir pantolon ve üzerine bir yün fanile giymişti. Ayağında çorapsız bir sandal vardı. Böylece villâsında büyük bir samimiyet ve basatet ile bizi kabul ediyordu.

Paşa Türkiyede mühendis mektebinde de bu mücerret nazariye ile meşgul bulunulduğunu büyük bir haz ile söyledi. İlmî mübahiseye girişebilmek için paşanın bu sözünden bilistifade izafiyet üzerine mühendis mektebinde verilen dersin seviyesini anlatmak için, kendi esas eserlerinden maada, Weyl, Eddington, v. Laue, J. Becquerl… ve sairenin eserlerinin me’haz ittihaz edildiğini söyledim.

Bunlar meyanında Eddington’un “Gravitation and time, Space” namındaki kitabının sırf izahtan ibaret olduğunu ve fakat “The Mathematical Theory of Relativity” namında olan kitabının çok iyi olduğunu söyledi. Filhakika bunun Almanca tercümesinin sonunda Hamilton prensipinin tatbikına dair Einstein’ın bir lahikası vardır.

Ben bu vesile ile ekseri İngiliz eserlerinde metafiziki meselelerin ihmal edildiğinden ve meselenin pürüzlü cihetlerinin kapatıldığından şikayet ettim ve Eddington’un kitabına çok meftun olduğumu ilâve de ettim. Evvela bu fikrime biraz muarız gibi gibi göründü. Sonra gözleri parladı, çocuklara has bir gülme ile hakkınız var dedi. İngilizler problem görmek istemezler dedi.

Weyl’in kitabının çok iyi, çok derin olduğuna dair konuştuktan sonra Fransızca kitaplardan J. Becquerel’in kitabının iyi ve basit bulunduğunu söyledim.

Evet, dedi, fakat bu kitabın mühim bir kısmı gayet ince bir zekâya malik olan meşhur fizikçi Langevin’e aittir.

Muhaveremiz, bundan sonra, fizik aleminin en mühim meselesi olan “illiyet-Causalité” prensipi üzerine avdet etti. Buna dair fikrini sordum.

Malûm olduğu üzere yeni atom nazariyesinde şimdiye kadar filmin temel taşı olan “ılliyet” (Causalité) prensipi sarsılmış bulunuyor. Bilhassa yeni mevce mihanikin yazılarından E. Schrödinger fizik kanunlarının istatistiki mahiyette bulunduğunu ve kanun dahilinde cereyanını tasavvur ettiğimiz hadiselerin sırf tesadüfi mahiyette olduğunu iddia ediyor. Illiyet prensipinden, her hadisenin “hiç olmazsa fiziki hadiselerin” bir sebebi bulunduğunu ve “aynı şerait altında aynı sebeplerin, daima aynı neticeyi tevlit etmesini” anlıyoruz.

Profesör Einstein, her halde Causalité’ye merbut olduğunu ve hadisatın bu noktadan izaha çalışılması lazım geldiğini söyledi. Ancak hadisenin unsurî kanunu bulunmadıkça veya bunu tatbik imkânı güç oldukça istatistiki metodun fevkalade elzem olduğunu tasdik ve ilave etti. Fikrini izah için termodinamik’in Brown harekâtı tesbit olunmadan evvelki halini düşünelim dedi.

Nihayet E. Schrödinger’in mevce mihaniki hakkındaki düşüncelerini sordum. Çok enteresan olmasına rağmen mevce mihanikindeki (μ) (ipsi) tabiine nasıl mana verileceğini henüz Schrödinger’in gösteremediğini ilave etti.

Mülâkatımız bu esnada iken Madam Ayinştayn bizi çaya davet etti. Artık çay masasında tekrar umumi mübahaselere avdet edildi. Her zaman neş’eli ve dudağından tebessümü zail olmıyan bu büyük alim hayata, cemiyete ait her mesele ile canlı şekilde alâkadar bulunuyordu. Daima nükteli tarzda fakat açık bir ifade ile musahabeye iştirak ediyordu.

Dünyanın bir çok yerlerini gezdiğini anlatırken en ziyade kendisine tesir eden çölün güzelliği ve çöldeki gurubun azameti olduğunu söyledi. Maalesef gerek İstanbulu ve gerekse Avrupa medeniyetinin beşiği olan Yunanistanı görmediğini ilâve etti. Sefir Pş. Hz., profesörün İstanbula seyahatini tertip ve ihzara delâlet edeceğini büyük bir samimiyetle teklif etti.

Her şeyi müspet şekilde görmeğe alışmış olan Paşa ileri giderek zamanın tayini meselesine geçti. Einstein atılarak teşekkür ettikten sonra “Biz Şarklıyız, istical etmiyelim” dedi, itmam kastile Madam Einstein hemen kocam Yahudi olması dolayısile kendisini şarklı addeder dedi.

Biraz sonra Paşa çölde geçirdiği hayatın enteresan kısımlarını tatlı olarak anlattı. Bedevilerin natürel yaşadıklarını ve sıhhatlerinin sağlam olduğunu hikâye etti. Einstein de bahçede bir çok zamanlar çıplak ayak gezdiğini ve natüre muhabbetinden bahsetti. Fakat faydasından çok bahsolunan yoğurdu sevmediğini de ilave etti. Yine söz İstanbul üzerine avdet etti. Güzelliğinin methini çok işittiğim fakat “Rio dö Janeyro”nun dünyanın en güzel şehri olduğunu zannettiğini söyledi.

Şuna dikkat ettim ki Einstein, bütün meselelerle canlı şekilde alakadar olmasına rağmen, daima yarı bir rüya halinde yaşayan, sanki yüksek ilâhi bir muhitten inmiş bir mahlûk hissini insanda uyandırıyordu. Böyle olmasına rağmen, sözü, hareketi, giyinişi hülâsa bütün hayatı sade ve yakın olduğu gibi muamelesinde de çok mültefit, sun’i tevazudan, azametten, caliyetten arî olduğu bariz şekilde gözüküyordu. Bu da dehanın samimiyet, yakınlık ve sıcaklığını gösteren canlı, güzel ve teselli bahş bir misaldi. Halk kütlesi içinde bulunmaktan hoşlandığı, bunun için daima üçüncü mevkide seyahat ettiği her vakıt muhtelif portretistler tarafından müşahede edilen bir keyfiyettir.

Muhavere umumi mevzular üzerinde cereyan ederken aile meselesinede temas edildi. Beşeriyete hizmetin en mühimlerinden birinin çocuk yetiştirmek olduğunu, çocuklar olmazsa beşeriyetin ortada bile kalmıyacağını zikretti. Bundan sonra, ben tekrar ilmî mevzua avdeti temini düşünüyordum.

Kendisinin şimdi ne ile meşgul olduğunu sordum ve Kembriç darülfünununda kendisine fahri doktor unvanı verilmesi münasebetile irad ettiği nutukta yeni bir nazariye vaz etmek üzere bulunduğunu tahattur ettirdim. Elektriğin mahiyetini taharrî ile meşgul olduğunu söyledi. Ve filhakika burada meselâ bir gün bir çok netayice varır gibi olduğunu fakat ertesi sabah muadelei tefazuliyelerin hallerinin matluba kifayet etmediğini gördüğünü söyledi.

Malûm olduğu üzere Einstein izafiyet nazariyesi 1916-1919 senelerinde izafiyeti umumiye şeklinde bütün fiziki ihata etmek üzere bir neticeye vardığı vakit bir ikilik “dualité” ile hitam buluyordu. Böylece biri cazibe kanunu diğeri de elektromanyetik hadiseleri ihata eden Maxwell-Lorentz muadelei tefazuliyelerine vâsıl olunuyordu. Cazibe hassası, bu tarzda dört buitli mekâna ait bir hassaya yani hendeseye irca olunuyordu. İmdi bu ikiliği kaldırmak üzere ilk adımı atan meşhur riyazi Wayel’dir. Gayri öklidi hendesenin fevkına çıkarak riyazî bir vasıta da idhal etmiştir. Bu yolda bir çokları hizmet ettiği gibi meşhur İngiliz hey’etşinaslarından Eddington da bu nazariyeye ilavelerde bulunmuştur. Fizikî vahdeti temin için bu nazariyeye Weyl-Eddington nazariyesi de deniyor.

İşte Ayinştayn (Einstein), Weyl-Eddington nazariyesine kani değildir. Böyle bir vahdeti temin için mütemadiyen taharriyat ile meşguldür ki bu vadide sık sık neşriyatına tesadüf ediliyor.

Bir kere Eddington’un Weyl nazariyesine ait ilâvesiz nazariyenin bir tekamülü değil, fakat nazariyenin fakirleşmesi şeklinde telâkki ediyor.

Weyl-Eddington usulü ile tabiat kanunlarının mahiyetlerinin tamamile ifade edilemiyeceğine kani olduğunu söylüyor.

Filvaki Profesör Einstein geçen sene (Feld) saha nazariyesi vazederek bu vahdeti temine çalışmıştır. Işte şimdi uğraştığı mesele bu yolda nazariyenin tekâmülüdür.

Bundan sonra tekrar ılliyete (Causalité) ye geldik. Meşhur fizikçi Planck’ın Kaiser-Wilhelm enstitüsünde verdiği ılliyete dair konferans ile Schrödinger’in Berlin akademisinde verdiği nutuktan bahsettim. Planck’ın çok vazıh fikirli aynı zamanda edip olduğunu ilâve ettikten sonra, Planck ile bu hususta hemfikir olduğunu söyledi. Ve dediki bulunacak nazariyenin hadisatı en basit şekilde izah etmesi lazım gelir. (Böylece izafiyet nazariyesinin: Basatet ve Harmoni olmak üzere iki esasını tahattur ettirmiş bulunuyordu.) Asıl müşkülât bu noktada herkes basatetten başka şeyi anlıyor dedi.

Mübahese bu noktaya geldiği zaman, mülakâtımız tarihinden biraz evvel, Konigsberg’de Alman ulûmu tabiiye âlimleri kongresine iştirak edip etmediklerini sordum. İşbu kongrede mantık ve riyaziye esasatına dair meşhur Alman riyazilerinden Hilbert’in bir nutku olduğunu tahattur ettirdim. Henüz metnini elde etmediğini fakat dostlarından buna dair malûmat aldığını, pek enteresan bulduğunu söyledi. Bundan sonra Hilbert’in pek keskin ve derin nazarlı, universal bir şahsiyet olduğunu ilâve etti. Böylece bahis daha ziyade matematiğe çevrilmişti.

Yine malûm olduğu üzere esasatı riyaziyenin vaz’ında üç büyük mektep vardır. Bunlardan biri (Aksiomatik) mütearife usulü denilen bir sistemdir ki buna formalisme de diyebiliriz. İşbu sistem riyaziyeyi, yekdiğerine mümkün mertebe gayri tâbi bir takım mütearifelere irca eder ve bu mütearifelerin yekdiğerini nakzetmediğini de ayrıca ispat eder. İşte bunun vazii büyük riyazî Hilbert’tir.

İkincisi İngiliz filozoflarından B. Russell’ın müdafaa ettiği tarzdır. Buna mantıkçılık ta denebilir ki Alman riyazîlerinden Dedekind, Frege, G. Kantor’un esas tahariyatından da istifade eder. Riyaziyeyi mantık sahasına idhal eder.

Diğeri ise bilhassa Holandalı Brouwer tarafından ileri sürülen intuitonisme’dir. (Weyl, Poincare ve saire aşağı yukarı bu zümreye dahildir.)

Bunlardan hangisine mütemayil olduğunu sordum. Axiomatik’i çok hünerli ve ince bulduğunu axiom sistemine ircaın çok elzem olmasına mukabil surî ve sun’î olduğundan şikayet etti. İntuitionisme’den çok istifade olunduğunu fakat kendisinin en ziyade Russell’e taraftar olduğunu söyledi.

Matematik, her halde şimdiye kadar takip ettiği yolu takip etmelidir dedi. Fakat riyaziyenin gerek Axiomatik ve gerek intuitonisme usullerinden istifade etmesinin muvafık olacağını da ilave etti. Bundan sonra muhaveremizin daha umumî mevzulara geçmesini temin için riyazi kabiliyete dair fikrini sordum. Malûm olduğu üzere tasnifi ulûmda ilk kademeyi alan riyaziye, eşyanın en umumi, en basit olan hassalarını mütalaâ eder. Diğer taraftan kaziyyelerinin ispatındaki kat’iyet ve vuzuh ve nihayet işbu kaziyeleri bedihiyete irca etmesi dolayısile zannolunabilir ki: Riyaziyede bir şeyin ispatı, her hangi sokakta rasgelinecek -tamül’akıl- birisine mezkûr ispatın anlatılması takdirinde bu hakikati teslim etmesidir.

Buna evvelen bir teşbih ile cevap verdi: Nasıl ki bir müzik parçasını anlamak için musiki istidadı mevcut olması lâzım ise riyaziye için de buna müşabih bir istidadın olması lüzumludur dedi.

Riyaziyenin inşaî (Konstrüktiv) mahiyetine temas ederek şöyle diğer bir misal zikretti:

Farzedelim ki tuğladan malûm olan usul üzere duvar inşa ederek bir bina vücude getirmak isteyelim. Bu duvardaki tuğlaların yekdiğerine doğru bağlanmasını bilmeği bir silsilei muhakemenin doğru olup olmadığını bilmeğe teşbih edelim. Fakat nasıl ki tuğlaların tarzı tertibinin doğruluğunu bilmek, binanın mimarisini kavramak ve tayine kifayet etmezse yalnız silsilei muhakemenin doğru cereyanını bilmekte riyazi olmak demek değildir.

Böylece muhaveremiz devam ediyor ve saat yediye doğru ilerliyordu. Misafirperverliklerini sui istimal etmemek üzere Kemalettin Sami Pş. müsaade talep etti. Böylece pek tatlı geçen kıymettar saatin de sonu gelmiş bulunuyordu. Gardiroptan şapkayı almakta biraz teahhur etmiştim. Avdetimde Sefir Paşa, Profesör Einstein, Madam Einstein, refikam tarasada konuşuyorlardı.

Tahminine göre paşanın kadirşinasane bir sözüne mukabele olmak üzere, Profesör Einstein, şu sözleri söylerken muhaverelerine yetiştim:

Yaptıklarım kağıda geçiyor ve oradan da kağıt sepetine gitmekten başka bir şeye yaramıyor. Madam Einstein, herkesin buna inanmadığını derhal ilâve etti. Ben de her halde beşeriyetin kendisine hizmeti dolayısile medyun olduğunu ve kendisinden daha çok şeyler beklediğini söyledim. Böylece bu büyük adamdan ve onun sakit yuvasından ayrıldık.

Üzerimizde, bu büyük adam pek mütevazı ve samimi olmasına rağmen fevkalbeşer bir tesir bırakmıştı. Kendimizi, onun yanında sanki arzdan ayrılmış başka seyyareye gitmiş ve oradan mücerret şekilde kainatı tetkik ediyor sanıyorduk. Otomobil Berline yaklaştıkça büyük şehrin baş döndürücü tazyiki ve kendisine esir ettiren mihanikiyeti bizi yine evvelce bulunduğumuz yere koyuyordu. Fakat daha büyük aşkla aklı beşerin kudretine daha büyük bir imanla bu mevkide bırakıyordu.

Müdderris Doktor: Kerim

Yazının dergideki orijinal halini görüntülemek için tıklayın.

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın