tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Nurhan Atasoy: Tarihi Sevdirmek

Nurhan Atasoy

1998 yılının Kasım ayında, Tarih Vakfı tarafından düzenlenen Tarihçinin Mutfağı toplantılar dizisinin konuğu tarihçi Nurhan Atasoy ile yapılan keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Toplumsal Tarih Dergisi Ocak 1999, Yazar: Atilla Lök, Bant Çözümü: Nurhan Coşkun Ünalan. Kapak Görsel: Nurhan Atasoy, Osmanlı ipekli kumaşlarını araştırdığı Romanya’daki bir manastırda.

1934 yılında Tokat’ın Reşadiye ilçesinde doğan Prof. Dr. Nurhan Atasoy ilk ve orta öğrenimini Istanbul’da tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Güzel Sanatlar ve Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirmiş. Yüksek lisans ve doktorasını da aynı bölümde tamamlamış. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, KÜSAV ve Taç Vakfı‘nın kurucu üyesi olan Atasoy 1997 yılından beri Maltepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi dekanlığını yürütmekte.

Nurhan Atasoy’un tarihe ilgisi çocukluğundan başlıyor. Arşiv sözcüğünü ilk defa büyükbabasından duymuş. Büyükbabası aslında bir tıp profesörü olmasına karşın, fırsat buldukça Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde de çalışan, İslam Ansiklopedisi’nde çeşitli makaleleri yayımlanan bir tarih araştırmacısıymış. Aslında bankacı olan amcası Celalettin Atasoy‘un da tarih araştırmaları ve Kandilli Tarihi ve Seyit Hasan Paşa adlı kitapları var. Tarihe aileden gelen ilgisi, sanata olan eğilimiyle birleşince sanat tarihçisi olmuş. Atasoy, bunu esprili bir dille anlatıyor:

“Sanata eğilimim vardı ama kabiliyetim yoktu. Ben de kendim yapamıyorum, bari yapanların değerlendirmesini yapayım dedim. Zaten sanatçı olamayanlar sanat tarihçisi oluyor.”

1950-58 yıllarında Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Türk-İslam Sanatı dersleri veren Prof. Erdmann Kurt’un ve onunla çıkılan Anadolu gezilerinin yetişmesinde önemli payı olduğuna değinen Atasoy, mezuniyetinden sonra Topkapı Müzesi’nde yaptığı araştırmalar sırasında çok şey öğrendiği Saray Müdürü Hayrullah Örs‘ü de bilhassa anıyor.

Nurhan Atasoy
Nurhan Atasoy, incelediği Osmanlı Padişah kaftanının arkasında.

Her Şeye Türk Gözlüğüyle Bakmak

Öğrencilik ve asistanlık yıllarında Avrupa sanatı ile Türk-Osmanlı sanatı öğretimi ve araştırmaları arasında bir denge durumunun bulunduğunu anlatan Atasoy, şimdi dengenin Osmanlı-Türk sanatı yönünde değiştiğini belirtiyor.

“Gençlik yıllarımda Türk-Osmanlı sanatı daha çok tespit safhasındaydı. Tek tek eserler tespit ediliyor, tanıtılıyordu. Daha sonra araştırma yapanlar büyük ölçüde bu alana kayınca müthiş bir patlama oldu. Ancak, bu ilginin biraz politize edildiğini düşünüyorum. Her şeyin sadece Türk gözlüğü ile görülmeye başlanması gibi bir tehlike ortaya çıktı. Bir tek Türk sanatı öğrenilmeye layıkmış gibi bir rüzgâr estirilmeye başlandı. Tabii ki bu, resmin bütünlüğünü kaybetmek demektir. Türk sanatını değerlendirebilmek için sizin o resmin bütününü görebilmeniz lazım. Eğer resmin belli bir bölümünü alıp, geri kalanını boş verirseniz, karşınıza başka bir şey çıktığı zaman bocalarsınız. Bir gün bir slayt koydum derste. ‘Çocuklar, şu ahşap evin üslubuna bakın. Bu nerede olabilir, bir düşünün’ dedim. Baktılar, kimisi ‘Erenköy’ dedi, kimisi ‘Büyükada’. Halbuki Liechtenstein-İsviçre sınırındaki bir kasabada çekilmiş olan bu fotağraftaki evin altında bir dükkan vardı ve Almanca fırın yazılıydı. O kadar Türk gözlüğüyle bakıyorlar ki oradaki yazıyı okumuyorlar. İstanbul Belediyesi tezhip, minyatür gibi şeyleri siyasi bir anlam yükleyerek kullanıyor, bir başkası Mehter Marşı’na sahip çıkıp siyasi bir anlam yüklüyor. Türklere ait olmayan eserlerin tahrip olmasına göz yumulabiliyor. Etrafındaki bu oluşumlardan etkilenen bir çocuk için, Türklerin olmayan bir eserin hiçbir değeri olmuyor.”

Maltepe Projesi

Uzun yıllar İstanbul Üniversitesi’nde çok öğrencili sınıflarda ders veren Atasoy şimdi Maltepe Üniversitesi‘nde görev yapıyor ve nispeten daha az sayıda öğrenciyle, ama doğrudan temas kurma fırsatı bularak derslerini yürütüyor. Türkiye’de birçok üniversitede sanat tarihi bölümü olduğu için, Maltepe Üniversitesi’nde sanat tarihi bölümü kurmadıklarını belirten Atasoy, değişik bölümlerdeki öğrencilere tarihi sevdirmeye çalıştığını söylüyor:

“Hukuk, İletişim veya başka bir bölümde okuyan öğrenciye tarihi sevdirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü görmeyi bilen, öğrenmeye açık, nasıl öğreneceğini bilen bir insan olmanın yolu tarih sevgisinden geçiyor bence. Yani artık diplomalı cahillerden bıktım. Onun için büyük bir zevkle değişik bölümlerde okuyan öğrencilere ders veriyorum. Mesela sanat tarihçisi olmayan öğrencilerle birlikte bir kitap yazıyorum. Bir proje geliştirdim: Maltepe Projesi. Maltepe’yi her yönüyle araştırıyoruz, bu proje bahanesiyle nasıl araştırma yapılacağını öğretiyorum. Her şeyi birlikte yapıyoruz, ayrı ayrı hepsinin fikrini soruyorum. Başlarda çok isteksiz olanlar şimdi müthiş bir hevesle bu işe sarıldı. Yani çocukların karşısına geçip soyut birtakım bilgileri onlara vermeye çalışmaktansa, öğrencinin kendisinden de bir şeyler katabileceği, böyle bir çalışma yapmak bence çok daha yararlı. Dersleri böyle zevkli hale getirebilirsek, öğrenciye tarihi sevdirebiliriz sanırım.”

Gerekli Donanım

Bir alanda çalışma yapabilmek için gerekli olan donanımın elde edilmesi safhasının birçok kişiyi korkuttuğunu ve bu yüzden insanların tarihle ilgilenme konusunda çekingen davrandığını belirten Atasoy, özellikle öğrencilerin çalışma yaparken kendilerini yetiştirebileceklerini, bu yüzden de öğrenciyi yönlendirmek gerektiğini vurguluyor:

“Çok sevdiğim saydığım bir hoca var; ‘çok dil bilmek lazım’ deyip, çok iyi Almanca, İngilizce ve daha bir sürü dil öğrendi. Öğrencilerini de bu şekilde yetiştirdi. Mesela Osmanlı sanatı ile ilgilenmek için fevkalade iyi Osmanlıca bilmesi lazım, fevkalade iyi şunu bilmesi lazım, bunu bilmesi lazım. Bunları edininceye kadar, insan geliyor bilmem kaç yaşına. Şimdi bu hoca emekli oldu ve çok yaşlandı. Hiçbir yayını yok. Her şeyi fevkalade mükemmel yapacağım diye, ilgilendiği alanda çalışmaya fırsat bulamadı. Donanım tabii ki gerekli, ama bunu biraz dengelemek lazım. Yani öğrenciyi korkutmamak lazım, eğer ilgilendiği alanı severse zaten gerekli olan donanımı elde etmeye çalışacaktır. Baştan birçok bilgi edinmesi gerektiğini söylediğiniz zaman öğrenci ya korkuyor ya da bütün enerjisini, gerekli görülen bu donanımı sağlamak için harcıyor. Bence insan hem araştırıp hem de kendini yetiştirebilir. Ben öğrencilerimi arşiv belgelerine yönlendiriyorum, çünkü arşivlere gitmeden sanat tarihi yapılamaz bence. Öğrenci çok iyi yetişmiş olmuyorlar belki, ama bir konuyu çok severse konuyla birlikte o arşiv belgelerini de okumaya başlıyor. Zaman içerisinde ihtiyaç duydukça gerekli olan bilgileri edinmek için de çalışıyor. Onun için önceden çok zorlamak istemiyorum. Ben sadece konuyu sevdirmeye çalışıyorum.”

Son yıllardaki çalışmaları

Atasoy’un son yıllardaki çalışmaları arasında en önemli yeri seramik, kumaş ve çadır tutuyor. Oxford Üniversitesi sanat tarihi profesörlerinden Julian Raby ile birlikte yazdığı İznik Seramikleri kitabı 1989’da Londra’da basılmış; daha sonra Fransızca ve Japonca edisyonları da yapılmış. Aynı konuda İstanbul ve ABD’de “Osmanlı Sultanlarının Görkemi” sergisini de hazırlamış.

İznik kitabının sponsorluğunu üstlenen Türkiye Ekonomi Bankası’ndan Osmanlı ipek kumaşları üzerine bir kitap hazırlaması teklifini alınca bir ekip çalışmasıyla işe koyulmuş. 15-18. yüzyıllar arasındaki dönemi ele alan çalışmasında yurtdışındaki koleksiyonlar dahil 1800 ipek kumaşa ulaşmış.

Atasoy şimdi yıllardan beri sürdürdükleri araştırmayı bu kadar geniş ve derinlemesine tutmanın sıkıntısını çektiklerini belirtiyor. Yakında Londra’da basılacak olan kitabın editörü birkaç kitap dolduracak malzemeyi bir kitaba indirmek için uğraşıyormuş.

Nurhan Atasoy’un son yılları büyük ölçüde dünyanın her yerindeki müze, kilise ve manastırlarda Osmanlı kumaşı aramakla geçti. Üstte: Moskova’da Kremlin’de Osmanlı kumaşları araştırması sırasında müzenin kumaş uzmanı lna Vişnevskaya’nın odasında öğle yemeği. Soldan sağa Prof. W. Denny, Ina Vişnevskaya, Nurhan Atasoy ve Louise Mackie.

Kumaş kitabında payına düşen çalışmayı bitirdikten sonra Surname-i Hümayun‘u yayına hazırlayan Atasoy, “O benim ilk göz ağrımdı. Doktora tezim olan ve 1582 yılında İstanbul hayatını her yönüyle minyatürlerinde yansıtan bu eser çok önemli bir görsel kaynak özelliği de taşıdığından yıllardan beri iyi bir şekilde basılma fırsatı bekleyen bir çalışmamdı” diyor.

Herhangi bir konuda araştırmalarını sürdürürken ilgi duyduğu, sevdiği konulara ilişkin bilgilere de rastladıkça not aldığını, açtığı dosyalara kaydettiğini belirten Atasoy, şimdi üzerinde çalıştığı “çadır”ın da böyle bir konu olduğunu belirtiyor.

“Geçen yıl Harvard Üniversitesi’nde verdiğim Otağ-ı Hümayun’la ilgili konferansa gösterilen ilgi beni bu konuda kitap yapmaya iten başlıca neden oldu. Şu anda bu konu üzerinde çalışıyorum. Topkapı Sarayı Müzesi ile Askeri Müze’de bulunan zengin koleksiyonların yanında Avrupa’nın dokuz ülkesinde çeşitli koleksiyonlardakilerin incelemesini de tamamlayıp 1999 içinde bunu da kitap halinde sunmaya çalışacağım.”

Dergideki bölüm için tıklayın.

İlginizi çekebilir

İlgili ürünler

Paylaş
Bir cevap yazın